Kırılmak

Toprağa iyice kök salmamış, gövdesi zayıf ya da çürüklerle dolu bir ağaç, rüzgârla eğilir, rüzgâra eğilir. Çok eğiliyorsa, bir nedeni var: kırılmamak.
Heybetli, dallarının gövdesiyle olan bağı güçlü olan ağaçsa, küçük sarsıntılarla atlatır rüzgârın silkinmesini. Bakmayın, gururu, kendisinden daha kırılgan gövdelerin üzerine yıkılıp da, onları yerle bir etmemesinden.

Mesele, zayıf ya da heybetli olmak değil; rüzgârı anlamak mesele.

Yalnızlık

Yalnız olduğunu bilmediğinde bi' sorun yok; bildiğinde, bir karşılaştırma ağına yakalanıyorsun. Başkalarının bir arada olmalarını, onların sevinçlerini falan düşünmeye başladığın zaman ortaya çıkıyor ıstırap. Ağda çırpınan küçücük bir balıksın o vakit. Bana kalırsa, insanın bu tek başınalık halini yaşaması ve yine de kendini yalnız hissetmemesi mümkün; fakat o ağ var ya işte, bi' bulaşmayagör, yandın. Yani, zehirli bir yılana nasıl dokunmuyorsan, kaçınacaksın ondan, uzak duracaksın.
Sonuç olarak iş, kelimelerin -çoğu zaman- kafa bulandıran dünyasını bir kenara bırakıp, tek başınalığın sözsüz, diri havasını solumakta.
Ha, gücüme gidiyor, ben kaçınmam, uzak durmam yılandan filan diyorsan, çare yok, ya sen onu öldüreceksin ya da o seni.

Yakınlık

-Neredesin?
-Buradayım.
-Neden göremiyorum seni?
-Dikkatli bak.
-E yoksun ki!
-Dikkatli!
-Vallahi yoksun.
-Yahu şimdi ben de seni göremiyorum!
-Sinir ettin beni, neden böyle oluyor!
-Dur bakayım... çok yaklaşmışsın, ondandır.
-Uzaktayken nasıl görebilirim ki seni?
-Uzağa gitme çok, biraz öteye, birazcık...
-Tamam, dur... evet, görüyorum şimdi. Halbuki sana yakın olmak istemiştim.
-Öyle olmuyor o işler.
-Neden ki?
-Unutma, hâlâ bir fiziğe sahibiz. Duyu organları falan, biliyorsun...
-Belli bir mesafede durursak birbirimizi olduğumuz gibi görürüz yani, öyle mi?
-Evet. Ne çok uzakta ne de çok yakında.
-Anladım da... bi' gözlük takıp yakınlaşsam mesela?
-O zaman görürsün evet; ama göreceklerinin çok da hoşuna gideceğini düşünmüyorum.
-Merak ediyorum her şeyini!
-Gözlük takarsan aramıza bizden olmayan bi' şey sokmuş olacaksın.
-Ne zararı olur ki?
-Beni hiçbir aracı olmadan görmeni istiyorum. Biliyorsun, gözlük bir yorumlama biçimidir.
-Çok bilmiş seni! Belli bir mesafeden, gözlük takmadan bakınca seni yorumlamadığımı mı sanıyorsun?
-Elbette yorumluyorsun. Fakat bundan rahatsızlık duymuyorum nedense. Bakışlarını böyle seviyorum. Onlara yeni yetenekler eklemenin ne âlemi var? Bu olasılık korkutuyor beni. Yüzleşmekten çekindiğim yanlarım var hâlâ...
-Korkmakta haklısın... Ben de yalnızken kendime çok yakın olduğumda bunalıyorum. Hele de, kendime mikroskop benzeri merceklerle bakınca.
-Evet, boğucu değil mi?

-Köftenin yanına patates de mi kızartsak?
-Önce sevişelim.
-Rakı?
-Rakı içemiyorum biliyorsun!
-Sen hele gelsene şuraya.

İtiraz

Bir çeşit tutku olmalı bu: Suyu, şişenin ağzından içmek varken, onu sert bir yere vurup ortasından kırarak (evet, aynı filmlerdeki gibi.), o keskin, dudakların değer değmez kanadığı kırık yerlerinden içmek. Dudaklara saplanan cam kırıntılarının verdiği tuhaf haz, kana kana içilen suyun çoğunun boşa gitmesi, içe ve dışa dolanık gözlerin yadırgayıcı bakışları, ve kan, senin kanın.
Yüce, sarsılmaz krallığını kurmanı hayal eden zavallı orman ahalisine verilen bir cevap bu, ormanda bir sirk aslanı olarak yaşamayı seçmek. Metal parçaları, ezberlenmiş jestler, ateşle yapılan küçük bir imtihan, ve her gösteri sırasında sırtına indirilen kırbacın anlattığı, sonunda hep iyilerin kazandığı masallar.
Onların, kendilerini daha kutsal görmeleri için genişletmeye uğraştıkları özgürlüklerine atılan, ama yanaklarına tam çarpacakken duran bir tokat bu vazgeçme.
Huzuru ilahlaştıran gövdelerin asla anlayamayacağı bir şey: kendini savunmadan yaşamak. Ve evet, boşluğa çizilmiş bir itiraz aynı zamanda,
çünkü şişede durduğu gibi durmuyor orman.

Anlamak

Anlaşılması istenilen şey her neyse -insan, nesne, kavram...- onunla temasta olmayı gerektirir anlama.
Temas, yani bir araya gelmek, yani dokunmak, dinlemek, yani bir şeyler paylaşmak, onu doğrusuyla-yanlışıyla gözlemlemek, onu gözetmek...
Özellikle bu günlerde, birbirlerine diş bileyen güçlerin hiçbir önkoşul olmadan böyle bir temas sağlamasıyla ortaya bir anlam çıkarılabilir belki. Fakat anlam bu, gel deyince yanında bitmiyor hemen. Karşındakini çeşitli güç gösterileriyle ya da şiddetle sindirip düze erince... evet, anlamlı bir geçiş dönemi! Sonra? Yine gücü eline alan kazanacak!
O zaman sormalı: Gerçekleştiğinde, bende ya da sende, "biz"lerde ya da "onlar"da türlü acılar yaratmış olan bir devrim anlamlı bir devrim midir?

Sevgi

Hiçbir yolu, yöntemi yoktur sevmenin; sihri, -kusura bakmayın- hiç yoktur. Daha çok seveyim, dengeli bi' şekilde seveyim, nasıl seveyim, hadi biraz da o beni sevsin bakayım... "geç bunları..."
Hiçbir pazarlığın ya da alışverişin, hiçbir dinin, kurumun, teorinin yardımıyla sevemezsiniz. Seven affeder, "öyle mi?"
Kelimelerin kalbe durmadan tecavüz ettiği bir çağda, içten gelen bir işçilikle ortaya çıkmıyorsa sevgi, ne paylaştıkça çoğalır, ne de esirgedikçe azalır,
"geç bunları, anam babam..."
Sevgi hakkındaki bütün zırvalıkları bir kenara bıraktıktan sonra kalbinizde hâlâ bir sıcaklık hissediyorsanız insanlara, hayvanlara ya da her neyse o, kıpırdamayın, işte orası, oradasınız!
"Ya o..." sevgiyi emeğe atıp,
ufaktan ufaktan kaçma "hikâyesi?"

Mutsuzluk

Mutsuzsam, "mutsuzum" derim; bu kadar.
Bulutlu bir gökyüzüne bakıp, "Şimdi şöyle güneşli bir hava olsa da ısınsak," demenin hiçbir anlamı yok çünkü. Çünkü bugün kasvetli bir İstanbul var. Yanılgımız, mutlu olma umudumuzda yatıyor sereserpe. Sözüm ona, bir enerjiyle yüklü o umut; bizi yarına bağlayıp ayakta kalmamızı sağlıyor, değil mi? Yalan. mutsuzluğun uydurduğu bir yalan hem de.
-E mutlu olmak için bi' şey yapmayalım mı?
-Yapma, dur, bi' dur allasen!
Eğer sakınmazsan, bugün İstanbul, ağaçlıklı bir yolda mükemmel bir yürüyüşe; 
mutsuzluk, onu gözetip sardıkça sana kabuğunu aralayan muhteşem bir istiridyeye dönüşecek.

Kırılmak

Toprağa iyice kök salmamış, gövdesi zayıf ya da çürüklerle dolu bir ağaç, rüzgârla eğilir, rüzgâra eğilir. Çok eğiliyorsa, bir nedeni var: ...