Kapı

Çekiniz yazıyorsa üzerinde, biraz “geride durmanız” gerekir ki, rahatça açılsın. Açılabileceği bir alan (boşluk) bekler kapı.
İtiniz yazıyorsa, yavaşça “ileri gitmeniz” gerekir, mesafeyi koruyarak; belki de kapının arkasında birisi, hatta birileri vardır kimbilir.
Hiçbir şey yazmıyorsa, önce yokla, sonra dayan; elbet, “elå bir günde”, açar kendini sana.

Bir de saydam, içi dışı bir kapılar vardır ki, kıyamazsın dokunmaya; rüzgâra bile açarlar içlerini.

Hayat

Damarları gökyüzü mavisine dönmüş bir el, sodayı tuttu önce, sonra arkadaşlarını bir yana bırakıp yetmiş yıl geriye gitti, sokakta bir kum tepeciği yaptı kendine. Yağmur başladı, rüzgâr dindi. Pazarcı elini belindeki para kesesinden çıkarıp domatesleri tezgâhın önüne topladı. Yıllar birbirine benzedi, birbirine hiç benzemeyen anlar yaşandıkça.
İşte böylece verdiklerinin birazını topladı hayat; geri vermek üzere bir başka anda, başka ellere, başka biçimlerde.

Sözcükler

Sözcükleri, temsil ettikleri varlıklardan daha önemli bir hâle getirdik. Düşünce o kadar vazgeçilmez bir konuma yerleşti ki hayatımızda, hakikatin hayallerimizdeki yeri gittikçe azalmaya başladı.
Bedenimiz susuzluktan bitap düşmüşken, içi su dolu bir bardağın resmine bakıp, "neden susuzluğum geçmiyor?" diye bağırıyor, hayıflanıyoruz. Bu gidişle, birbirleriyle iletişim kuran insanlar kalmayacak; onların yerine, birbirlerini anlamak için didinen insanlardan bağımsızlıklarını ilan etmiş konuşma baloncukları dolaşacak orada burada. Elbette o zaman, anlamak ya da anlaşılmak gibi "lüks" dertlerimiz de tarihe karışmış olacak.
Sözcükler, varlıkların dolaylarında dolaşan şirin hayaletlerdir; onlardan yararlanalım, onlarla eğlenelim, fakat bunu çok da abartmayalım. Daha doğru dürüst tatlarına bile varamamışken, anlamak, anlaşılmak gibi güzel şeyleri yitirmeye başlamamız çok acı. Tam da bu yüzden, birbirimize, sadece sözcüklerden ibaret olan varlıklar olmadığımızı her fırsatta hatırlatmaya muhtacız.

Meditasyon

İşin içinde bir teknik varsa buna meditasyon denmemeli diye düşünüyorum. Yani oturmak, yürümek, bir şeye odaklanmak, sayı ya da nefes saymak gibi şeylerden bahsediyorum. Bunların hepsi, varılması özlenen yere (genellikle huzur olarak adlandırılan bir yokülke) sizi götürecek araçlar olarak kullanılıyor. Otobüs gibi. Ama hayat, Ankara'dan daha fazla bir şey.
Meditasyonun ucu Latince bir kelime olan mederi'ye dayanıyor. Bu da ilgilenmek, farkında olmak demek, hiçbir çaba olmadan.
Hiçbir çaba olmadan bir şeyle ilgilenmek mi, o da ne? İşte öyle. Her şey ile hiçbir arasında gide gele görülecek bir şey belki de bu: yürürken, düşünürken, sıçarken, televizyon izlerken, küfür ederken, bir çiçeği koklarken, öpüşürken, yazarken olabilecek bir şey; ne mutlu ne de mutsuz bir his; tasavvuru, zaman'a hapseder.
Adı hayat olan bu çocuğu, "meditasyon!" diye seslenerek çağırırsanız, size sadece boş zamanlarınızı dolduracak oyuncaklar gönderir.
Ondan, daha fazlasını isteyin.

Biten

Süren şey,
bitmez.

Biten,
süren şey değil,
"başka bir şey"dir artık.

Karamsarlık

Umudun olduğu için karamsarsın.
İşte bu yüzden, ölünceye dek yazgın:
Umutlu olmak.

Çöp

Yüceltilecek hiçbir insan tanımadım, ne çevremde ne de okuyup ettiklerimden. Tabii bazen, burnu büyüklük mü yapıyorum acaba diye kendime sormuyor değilim. Yüceltmek dediğim bir yazar, bilim insanı, sanatçı ya da her kimse, onu yere göğe sığdıramamaktan bahsediyorum. Yapılan işleri takdir etmekten öteye geçmiyorum. Her insan kendi hayatını yaşıyor bir şekilde, kendi hayalleriyle kuruyor dünyasını... böyleyken kimseye "mesih" muamelesi yapmanın anlamı yok.
Hiçbir insan daha değerli değil diğerinden; ama bu, herkesi seveceğim, sevmeliyim anlamına gelmiyor. Hümanist değilim yani. Mesela, bir tırtılla bir insan arasındaki değer karşılaştırmasını çöpe attım. Çöp tıka basa dolu. İnsanlıktan çıkasıya, bu yolda yürümeyi seçtim.

Kapı

Çekiniz  yazıyorsa üzerinde, biraz “geride durmanız” gerekir ki, rahatça açılsın. Açılabileceği bir alan (boşluk) bekler kapı. İtiniz  yazı...