Dua

"Tanrım, kokmayan bir ayakkabı... lütfen. Ayakkabı üreticilerine attığım e-postalar hiçbir sonuç vermiyor. Bunun ayakla, genetikle, hava durumuyla ilgili olabileceğini söyleyip, kesin bir yanıt vermiyor, bildiğin oyalıyorlar beni. Tanrım, kokmayan bir ayakkabı... her şeye nüfuz eden varlığın, ayaklarımı kokutmayacak bir ayakkabı üretmeye muktedirdir, biliyorum. Sen ki yaratansın, yok edensin, sen ki mutlaksın..."

Uykuya dalıncaya dek böyle sürdü gitti dua.  Sabah uyandığında ilk işi ayakkabı dolabında duran ayakkabılarına bakmak oldu tek tek.
Tabanları aynı, derileri aynı, bağcıkları bile değişmemiş...
Akşam eve döndüğünde, daha paltosunu bile çıkarmadan heyecanla çoraplarını çıkarıp kokladı onları;
hani, bir umut...

                                                         Yok.

Televizyonun karşısında pineklerken, sağ elinin işaret parmağıyla, sol avucuna daireler çizmeye başladığını fark etti birden. Usulca, okşayarak, daireler... evrenin bütün kötü kokularını içine çekip hapseden daireler, daireler, daireler... Sonra hızlı, şiddetle; tırnağını bastıra bastıra çiziyordu, binlerce, on binlerce, yüz binlerce daire...

Karanlık gökyüzünde ışıl ışıl parıldayan yıldızlar kadar sonsuz, daireler... hep birlikte hoş geldin dediler ona ekrandan:
Bir sokak köpeğine tecavüz etmekle suçlanan şu adam polislerin arasında ne de mağrur yürüyordu öyle.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.

Karıştırma

Başka türlü bir özgürlük anlayışına ermek istiyoruz. Artık çokça düşünmek, anlamak, olup bitenin dolayında gezinmek değil; bir kaynaktan fı...