Mutluluk

I.
İnsan bir hafiflik, en genel anlamıyla acının üstesinden rahatça gelebilmek için yedekte tutabileceği bir dinginliği özlüyor. Peki nasıl dingin olabilir insan? Mutluluk, önceden üstünde düşünüp sonra belli yollar izleyerek ulaşılabilen bir şey mi? Yine bir amaç olarak söz ediyoruz ondan baksanıza. Alıştığımız gibi. Olmayan, çeşitli resimlerle, seslerle, türlü türlü hareketler ya da hareketsizlik görüntüleriyle kafamızda kurduğumuz, ardından koştuğumuz bir durum. Burada dinginliği mutlulukla aynı anlamda kullanıyorum.
Kısaca sorarız: Mutlu musun? Yanıtı da genelde kısa olur: “Değilim” ya da “mutluyum". İki durumda da kaçıp gider bir anda, bir anda olmasa da er geç.
Kafamızdaki mutluluk resmine ulaşmak için çabalayıp duruyoruz. Önceden kestirilebilir şeyler üzerine kurulu bu kavram. Bir çerçevesi var. Çizik çizik. Oysa dünya bir resme sığamayacak denli büyük ve şaşırtıcı. Hayallerle yaşayan insanların durumu ne acı gerçekte. Her zaman bir şeylerin ardında koşmak, her zaman hesaplaşacak bir savaşa dalmak… Sakin bir şekilde oturmaya yaşam bırakmıyor, denecek; alıştığımız gibi… Tümen tümen bahanelerle hız delisi olmuş beynin kendisini bu durumdan kurtarmasını beklemek saçma. Bir işçiden, tek başına, çalıştığı fabrikayı değiştirmesini beklemek gibi bir şey.
Düşünerek, uygulama yaparak, geleceğe yönelik tasarılar hazırlayarak dinginliğe ulaşmak, -gerilimin ta kendisi olan çabalamayı gerektirdiğinden- olanaksız. Dinginliğin tasarlanabilir, şunu ya da bunu yapınca elde edilen bir durum olduğunu düşünmüyorum.
Zihin, adına ne derseniz deyin, mutluluk, dinginlik, sevinç… gibi kavramlarla ne zaman ki bir oyuncakla oynar gibi eğlenmekten vazgeçer; ne zaman ki olması gerektiği gibi değil, ama olduğu gibi izlenebilir, belki o zaman, şimdiden tarif edilmesi mümkün olmayan, yaratıcı bir durum kazanabilir.

II.
Peşinden gittiğinde mutluluğun, hele de koşarak gidiyorsan ona, kaçması büyük ihtimal. 
Sessizce gelir, bir süre kalır, ve gider, hep gidecektir.
Raconu böyle.
Bir tane aşk var, o da: Gerçeğe duyulan.

Soğanı öldürün.

Ağlamak

En güzel çocuklar ağlar, bu kesin. Çünkü bir duyguyu işin içine aklı karıştırmadan, dolaysız olarak yaşarlar. Olgun bir insan olmanın belirtisi sayılan ağlamamak, olsa olsa duyguları yaşayamamanın sonucudur. Evet, üzüntü ağlamaya yol açar. Yaşanmayan üzüntü, kısaca söylemek gerekirse, "sinir yapar". Sinirlenmek maalesef diğer insanları yıldırma aracı olarak kullanılıyor. Oysa bir isteğin karşılanmaması sonucunda oluşan üzüntü ancak ağlayarak geçer, sinirlenerek değil. Bu konuda anneler maalesef çocuklarına ağlamamayı bir olgunluk gibi göstermekte ve sinirli toplumlar yaratmaya katkı yapmaktadırlar.
Örnekse erkek, cesaretli olduğu için ağlamadığını sanır, oysa tam tersidir: ağlamak cesaretli olmanın, bir duyguyu tam olarak yaşamanın sonucudur.
Ağla, ağla ki üzüntün sinirlenmeden geçsin.

Ruh

Ruh vardır ya da yoktur demek zihnin oynadığı bol seyircili oyunlardan yalnızca bir tanesi. Aklımdaki "masa"ya yok diyemem, aklımdaki "tanrı"ya ya da "ruh"a yok diyemeyeceğim gibi... Zihindeki bir masa (imgesi) neyse, zihindeki ruh (imgesi) de ancak o kadardır; var olmaları bakımından aralarında hiçbir fark yok: masa da, ruh da zihnin nesneleridirler.

Zihni araştıran da zihindir. Bunun bütününü görmekte iş.

Can Yakmak

Acı vermek de denilebilir can yakmaya, fakat dilde bu daha beter bir anlamda kullanılıyor sanki, bilinçli bir şekilde yapılan kötülüğü çağırıştıyor.
Bazen, can yakmaktan hoşlanan insanlar var diye düşünüyorum. Son olarak yarım saat önce düşündüm bunu. Durup dururken, bana acı çektirmeye çalışan biri... Tabii, bana göre durup dururken. Kimbilir neler düşünüyordu o da, neyin acısını çıkarıyordu benim üzerimden.
Yo, onun kadar "insan" değilim fakat: İsa'nın çarmıha gerilirken Tanrı'ya ettiği dua geldi aklıma, yakarış demek daha doğru:
" ...onları bağışla, çünkü ne yaptıklarını bilmiyorlar."

Kötülük hiçbir zaman "bilerek" yapılmıyor.

Hayat

Bir araya gelip ayrılıyor her şey... insanlar, sesler, dudaklar… kediyle köpek, toprakla rüzgâr, fındık kabuğuyla bir deyim, yoksullukla varsıllık...
bir araya gelip... penisle vajina, elle makine, kitapla inanç.

Bir ayrılıp birleşme oyunu.

Kişilik

İç dökmek gibi mi olacak bilmiyorum ama, kendimi çoğu zaman kişiliksiz bir insan olarak görürüm. Bunda, kendime karşı bir yerme yok; övgü hiç yok. İnsanı kişilik denilen bir kaba sığdırmak hem güç hem de tehlikeli gibi geliyor bana. Her ne kadar, bir güven duygusu için başkalarında iyi ya da kötü bir kişilik görme özlemi içinde olsak da.
Kişiliksizliğimin tek tanığı benim. Elbette, sözlerim, davranışlarım, görünüşümle falan insanların kafasında bir kaba yerleşiyorumdur ister istemez. Kimine göre bir arkadaş, kimine göre bir aptal, kimine göre uzak bir ada... İşte tehlike burada başlıyor:
Kabı ağzına dek dolduruyoruz ve böylece karşımızdakiyle anbean yeşerecek bir yaratıcı iletişime, ilişkiye geçmekten alıkoyuyoruz kendimizi.
Şu:
Bende aptallık var, bende yalancılık var, bende tanrı inancı var, bende tanrıtanımazlık var, bende umutlu bir insan var, bende dibi kara mı kara bir bunaltı var, bende dürüstlük var, bende iğrençlik var, bende yaratıcılık var, bende sığlık var...
Bir kişilik tanımı yapacaksak, yukarıda bazılarını saydığım özellikleri gözlemleyen/yaşayan şey'dir o, derim; diğer türlüsünü içim kaldırmıyor.

İmge

Yaşayan bir şey o da, beynin kıvrımlarında. Çok aldatıcı, çok hırsız. 
Kimi aldatıyor, kimden çalıyor? Yine kendisini, yine kendisinden!
Gerçekle baş edemeyen zihnin kapılıp gitmek zorunda kaldığı insan işi alan.
Orada çok top oynar, çok kayboluruz daha...

Kartopu

Yeşilköy. Kış. Kar yağmış. Biz çocuklar, kartopu oynamaya çıkmışız dışarıya. Kimi çocuklar biraz sertçe atıyor kartoplarını, yüzdü gözdü dinlemiyor; eh, hem isabet, hem de biraz acıtmak diğerini amaç... Bir ara, arkalarda kalıyorum, dinleniyorum sanırım. Hiç beklemediğim bir anda yüzüme sertçe bir kartopu geliyor. Öyle acıyor ki...
Topun yüzüme geldiğini gördüler de mi ilgilenmediler, yoksa hiçbir şey görmediler mi... bilmem ki. Ama kimse fark etmedi acımı, bunu çok iyi biliyorum. Kalakaldım öyle, çevreme bakıyorum alık alık.
-Görün lan! Bi’ bakın! Yok…
Yaşamım boyunca, hem fark edilmek istedim başkalarınca; hem de fellik fellik kaçtım onlardan, fark edilmekten, -hâlâ da öyle.

Çocukken, yüzdeki acı nedir ki...

Değer Vermek

Hani derler ya, insanı sevdiği yaralar diye... yok, tam olarak öyle değil o. Niteliği ne olursa olsun, en çok değer verdiği kişi üzer insanı. Burada değer vermeye "sevgi"yi katmıyorum. Çünkü, belki de değer vermek zorunda kaldığı insanlar yaralar en çok. Onları sevdiğimizi sanırız, onlardan nefret ettiğimizi sanırız, önemi yok... yaralar davranışları, sözleri.
Neden değer veriyorum onun sözlerine diye sorarız kendimize de işin içinden çıkamayız. Çıkamayız tabii, koca bir geçmişle içimize işlemişlerdir bir kere; onlarsız bir hayatın güçsüz, anlamsız bir hayat olduğunu ta derinden kavramışızdır, ister bir çocuk, ister bir yetişkin olalım.
(Bundan gözünün hiçbir şey görmemesi, alay etmesi, başkalarıyla konuşurken seni tiye alması.
En iyisi nedir biliyor musun, hiç görüşmemek onlarla, karşılaşmamak hatta, yalnız kalmak pahasına, deli bir yalnızlık pahasına. Fakat yalnızken nasıl da sarılıyorsun insanlara; her şeyi unutuyorsun, sadece o andaki duygusal ihtiyaçlarının yönetimine bırakıyorsun kendini. Geriye kalan kendi kendine yaptığın bu konuşmalar.
İşte olup biten her şeyi bir bir ona anlatmanın nedeni sana güvenmediğini sezmen... Sezgi mi? Bütünüyle gerçek sana güvenmeyişi; bu güvensizlik karşısında sen: temize çıkmaya çalışan bir çocuk. Her şeyi söyle, bilsin ki bütün bu olup bitenler senin hatan değil, sanki...)
Sevgi ne bilinemez bir şey, bunların hiçbiri değil. Sanırım öyle bir şey yok. Her şey karşılıklı, bir pazarlık içinde yürüyen, ihtiyaçların karşılanmasına dayanan bir şey.
Aşk, sahip olmak. Aile, yarına kalmak.
Diğer bütün ilişkiler bir bulamaç olmuş... Dostluk da ne?.. O da bir kolu ihtiyaç listesinin. 
Küçümsüyor muyum bir insanın ihtiyaçları olmasını? Asla; ama gerçeği görüyor insan zamanla, ve belli ki hepimiz görüyoruz gerçeği de, dile getirmek acı geliyor besbelli.

Yüzme Öğrenmek

Yüzme öğrenmek için, denize karşı şöyle bir "canım kardeşim!" diyerek söze başlanması; ardından,
"gel hele, seni şöyle bir kucaklayayım!" diyerek ilk adımların atılması ne güzel.
Başta, her koşulda onun, denizin o kocaman ağzıyla yapacağınız her türlü pazarlığın yararsız olacağı bilinmeli. Sonraki maddeler kısa ve açık:
Bırakacaksın (bedenini),
bırakacaksın (korkunu),
ve son olarak, bırakacaksın (tüm bildiklerini).

Deniz değil, su boğar.

Zaman

Hiçbir şey başka türlü olamaz.

Sevmek

Kaynağa dönüyoruz: töz möz köz!
Fokurdayan yanan ayrışıp birleşen gazlar, demir cıva kükürt! Zaman yok. Zamanı çekirdeğe uranyumla taşıyan hareketi durdurduk.
Durduk severken...
Onu ilk kez gördüm. İlk kez yarattım kendimden başka bir varlığı hiçbir şeye öykünmeden.
Aşınıyorum köpürüyorum dağılıyorum dağıtıyorum delifişek gazlar hidrojen oksijen karbon bok püsür!

Ben milyar yıldır seviyorum seni;
Sen, "niye baktın o kıza?" diyorsun.

Hö?

Böcek

Bir çoğuna iğrenç gelen canlılardır böcekler. Bense severim onları.
Korka korka, olsun, severim. Severim çünkü, incedirler. Severim çünkü iyi şiire benzerler, ilk bakışta bir ters ilişki çocuğu olduğu apaçık anlaşılan, iyi şiire.

Dürüstlük

I.
Düşündüklerini hiçbir elemeden geçirmeden söylemek midir dürüstlük? Böyle olsaydı sanırım herkes yalnız kalırdı. Çünkü düşünceler öyle uçsuz, önceden kestirilemez yerlere varabiliyor ki, herhangi bir konuda dürüstlüğü biraz ileriye götürmek özellikle de kapalılığa sığınan toplumlarda bir linç edilme nedeni bile olabilir.
O zaman bu uçuk, uçsuz düşünceleri söylemeyen insana dürüstlükten nasibini almamış gözüyle mi bakacağız?
Bir de, insanın içinde, yukarıdaki ölçüte göre dürüst olmasa da, bir rahatlık ya da bir özgürlük duygusu nedensiz bir biçimde ortaya çıkabilir: Dürüst olmayışın verdiği bir özgürlük, dürüst olmadığını kabul etmenin yol açtığı özgürlük. Belki de böyle bir bakış açısıdır doğru olan.

II.
Çok da yararlı bir şey olduğu söylenemez dürüstlüğün. Bütün "erdem"ler gibi o da hayatı zorlaştırabilir bazen, pratik hayatı. Ha, bir insan yaratmaya çalışıyorsam kendimden, ideal bir insan, o zaman tabii sarılınacak bunlara, çare yok. Ama, yaratıcılığı mücadelesiz bir şekilde yaşayan, yaratıcılığın kendisi olan bir insanın, erdemle işi ne?
Hep güneş değil, su da vursun düşüncelerine,
tut yosunu.

Düdük

Bir trafik kazasında ölen üç çocuğun soyadıdır Düdük.
Bir saat kadar önce televizyonda haberleri izliyordum. Yurdun çeşitli yörelerinde bilmem kaç kişi ölmüş trafik kazalarında, hepsini ölü sayısının çokluğuna göre sıraya koymuşlar. Son haber, bir aracın şoförün kontrolünden çıkıp viyadük gibi bir yerden yere çakılmasıyla ilgiliydi. Bu kazada üç çocuk ölmüş. Çocuklar akraba belli ki, üçünün de soyadı Düdük.
Haberde, ölen çocukların adları, soyadları verilirken Düdük'ü her duyuşumda bir gülmedir tuttu içimi. Üstüne üstlük ölenler yetişkin de değiller ya, gülmem çoğalırken, bunun karşısındaki vicdan koltuğuna kurulan üst üste binmiş, kaynaşmış suçluluk duygusu da beni kesti pis pis. On saniye sürdü mü bu olay bilmiyorum. Sonunda, güldüğüm Düdük'ler insan denilen varlığın zaman zaman ne denli güdük yanları olabileceğini kulaklarıma çalıp kayboldular el ele.

Bir trafik kazası haberi izlerken on saniye kadar ölen adamın vicdanıdır güdük.

Orgazm

O ki, sallanırken sallanırken
birdenbire kopan salıncakla havalanıp havalanıp
düşüyorsun pat!

Yaşamak

I.
Bir örneğe sığınmak istemezdim, doğrudan anlatmak isterdim onu, fakat heyhat! Mümkün mü?
İşyerindeki kadın yöneticinin kullandığı arabanın lastikleri değişecekti. "Yasin, sen halledersin bu işi," dedi. Halletmez miyim...
İşyeri Kadıköy'de. Ben ki, Avrupa yakası dışında bir kez bile bu yakada araba kullanmamışım. Aldım arabayı, koyuldum yola. Lastikçiye kadar, bir çalışma arkadaşımın arabasını izleyerek gittim. Lastikler değişti, geri döneceğim... İki kişiden Kadıköy İskele'ye ulaşmanın ince tarifini aldım. "Anladım" dedim, yolu tarif eden iki hassas adama, "çözerim, sağ olun."
Önce sol, sonra sağ, yeniden sol, E-5'e çıktıktan sonraysa Kadıköy sapağına gireceğim. Girerim tabii.
Gülmeyin, hiç komik değil; Üsküdar yolunda buldum kendimi, yol akıyor. Sağa yanaşıp arabayı durdurmak mümkün değil, dursam ne olacak, kimse yok ki kaldırımda.
"Allahım sana geliyorum!" dedim kendi kendime. Baktım sağlı sollu geçiliyorum, bastım gaza ben de. Gidiyorum yahu!
Uzatmayayım... Akan arabaların arasında sürüklenerek gittim de gittim, otobüs durağına yanaşmış bir taksi görünceye dek. Şoförden kurtuluşumun müziğini dinleyip ayrıldım akan sudan, ve nihayet düzen'e dönebildim yeniden.
Ah... yavaşlayamamak, yanaşamamak,
düzenden düzensizliğe, düzensizlikten düzene savrulup durmak yaşamak.

II.
Hiçbir yaşama isteğine yabancı değilim. İlkeli, kültürlüsü falanı filanı olmaz bu isteğin. Öyle bir tutkudur ki, et bununla şişer, beyin bununla öter, dağlar bununla ihtişamlı, kediler bununla tüy döker. Her şeye yönelik bir istek, bir itilim… Gökyüzü nasıl sarıyorsa dünyayı, her şeyiyle, gece yıldızlar, âni sessizlikler; gündüz rüzgâr izleri, güneşin kendini beğenmişliği.
Hiçbir şeye yabancı değilim, alevimi sakınmak için neden aramıyorum, dilim beynimin önünde koşan bir beygir gibi, aklım sadece bir yalım değil; bütün bir insanlık soyunun, soyu tükenmiş hayvanların, bitkilerde kayıtlı tutulan evrenin gücünü taşıyor her hareketim.
Sorumluyum bu yüzden: İşkencede kavrulmuş bir bedenin çığlığından da, sokaktaki aç kediden de, kafamı saran tuhaf düşüncelerden de.

İmzalı Kitap

Şimdi kitapçılar buna taktı: Ünlü ya da ünsüz birçok yazarın kitabının imzalı seçeneğini de satıyorlar. Düşünsenize, bin tane kitap yazarımızın önünde, almış kalemi eline damga basar gibi imzalıyor kitaplarını. Kitabı alan da kendisini daha bir özel hissediyor böylece. Sevdiği yazarın kalemi bir de onun için gezinmiş oluyor sayfada; ne büyük iş...
Yazarın kitaplarını dostları dışındaki okura imzalaması okurdaki "kahraman" imgesine katkı yapar. Yazar, işini seviyorsa, yazmaya tutkunsa, bunun yanında sivrilecek bir kahramanlaştırılmayı ne yapsın.
Tabuları ateşe vermesi gerekenler yeni yeni tabular ortaya çıkarıyorlar; şımarık, sevgi ihtiyacını bir imzayla karşılamaya itilmiş insanlar için.

Sevilmek

Bir vantilatör gibi, uzatma kablolu, devreli, hesaplı kitaplı.

Oysa insan severken rüzgâr.
Eserken, ne serinleme ihtiyacı ne ayağa dolanan kablolar.

Adalet

-Yavaş kullan şu arabayı, kaza yapacaksın!
-Sen bırak şimdi onu, dünkü mevzuya gel...
-Başlarım mevzuna, yavaş olsana!
-Ne hıyar bi' karısın lan sen!
-Doğru konuş!
-Konuşmazsam!?
-Yavaş kullan!
-Kullanmazsam!?
 
Klik!
 
Adalet:
-Güzel çıktım mı?

Yaya Geçidi

Geceydi. Caddeyi boş yakaladığımı düşünüp hızlı bir şekilde tam karşıya geçecektim ki, on on beş metre ilerden hızla gelen o arabayı gördüm. Durmaz, duramaz diye zınk diye dikildim kaldırımda.
Ama durun! O da zınk diye durdu birden, "Bana su verdi!"
Sevinçli bir heyecana kapıldım ve arabanın içine baktım o kısa sürede, şoföre teşekkür etmek için. Karartılmıştı camlar. Neyse, yolu geçerken hem elimle selamladım hem de ağzımı ufacık aralayıp "sağ ol" diye mırıldandım karanlık camlara.
Demek yaya kaldırımının ne olduğunu bilen bir şoföre rast gelmiştim. ne iyi...
Benden başka yaya yoktu, yoktu da, caddenin ortasına geldiğimde araba hâlâ duruyordu;
caddeyi bütünüyle geçtiğimde de hiç kıpırdamamıştı yerinden.
Son olarak, arabanın kaldırım tarafına bakan kapısından bir kadının girdiğini gördüm. Sonra basıp gittiler...

Ben... bana... yol... verd... sanm...

"Yanılmadım pişman değilim bu da vardı."

Ölüm

I.
İnsan ölüm bilgisine sahiptir, evet, ne ki ölmenin ne olduğunu bilmez. Orada burada, bir filmde, bir romanda ya da gerçek hayatta tanıklık yaptığı herhangi bir varlığın ölümünden edindiği bilgiden, kendisinin de bir gün öleceği sonucunu çıkarır.
Yineleyelim:
Ölümü ancak izin verdiği ölçüde, yani sadece bir bilgi olarak bilebiliriz.

II.
Yaşayan için yoktur ölüm. Ölüm korkusu başka: Var olanın, var olmamaya direnci.
Kısa keseceğim, tıpkı onun gibi...
Sahip oldukların kadar ölürsün.
Toplumun, ailen, sevgilin, evin, işin, otomobilin, kalemin, ödünç vermekten korktuğun kitapların... Hep birlikte. Ölçü bu. Ne kadar çoksan, o kadar acı; ne ka’ ekmek o ka’ köfte.
Bu yüzden, bedenine bile sahip çıkma.
Ah! Hastalanınca hastaneye gitmeyi ihmal etme elbette, yoksa kısa kesilirsin; çünkü dikiz aynası yok ölümün, kornası yok, beyaz ışığı çalışmıyor... geri geri gidiyor ve asla arkasına bakmıyor.

Nesne

Muhayyilemizde canlandırabiliyorsak elbet nesnedir o. Bir ağırlığı, bir rengi, bir görüntüsü vardır tabii. Hiçbir sorun yok; hem olsa ne yazar!
Ne ki, kendimi bir nesne gibi görüyorum kimi zaman, -başkalarının gözünden de. İnsanın istekleri var, bin türlü, çeşit çeşit...
İstek demek, onları gerçekleştirme arzusu demek.
Mesela aklında bir şey kuruyor, kim bu, sen kim diyorsan o, en yakının olduğunu var say; alıyor seni de o senaryonun içine oynatıyor, sana bir rol biçiyor, konuşturuyor...
Konuştuğun gibi değil, konuşturmak istediği gibi, oyununa göre.
Bellek cansız, canlı gibi görünüyor ama cansız; geçmiş deposu. Canlı gibi görünüyor çünkü şimdiki zaman içinde işliyor zihinde. Girdisi-çıktısı çok, bundandır tuzaklarla dolu olması.
Özne mi olmak hayalimiz? Elbette. Özneye müdahale zor tabii. Kafanın kolaya kaçması kaçınılmaz, işi herkesi nesne konumuna sokmakta.
Bir görüntüyüm sadece, aldın beni süsledin, işledin, sıçtın içime.
Ne özne ne de nesne olmak isterim sende; bir insan bile değil.
Konuş benimle ilk defa. Hep ilk defa.

60

Zonguldak'ta bir maden işçisinin günlük olarak eline geçen tutar 60 lira. Az önce bir haber olarak karşıma çıktı. Ruhsatsız bir kömür ocağında metan gazından zehirlenerek ölen üç kişiden söz ediliyor haberde. Şu anda morgtalar. Akşam haberlerinde zaten izleyeceğiz büyük ihtimalle. İki dakikalık bir haberle geçip gidecek. Onca kaza, ölüm, politik pislik içinde iki dakikalık bir yer bulursa iyi.
Bu haber çok da içimi yakmadı gerçekte. Bu duruma daha çok üzüldüm. Odunlaşmışım iyice. Eskiden sanki pek insancıl gibi olduğum çıkar bundan ya... yok.
Evet, insanlar boktan bir şekilde ölüyor ve ben, -biz mi demeliyim yoksa?-
kahveyle sigara içip sözüm ona bir keyfi öldürmemek için her saat başında... bu iki maddeyi neredeyse kutsallaştıran şeyler yapıyorum durmadan.

Hâlâ umudum var belli ki. Yoksa bu değini niye?

Ramazan

İslâm'a göre, bir yememe ve bazı şeyleri yapmama ayıdır. Bir ay boyunca bedeninizi ve ruhunuzu bir perhize sokmanız isteniyor. Açlığın, yemek bulamamanın ne olduğu anlaşılacak; açın, yemek bulamayanın hali görülecek ve diğer aylara yayılacak bir paylaşımın önü açılacak. Bunun yanında, sözlere, davranışlara, genel olarak yaşama biçimine özen gösterilecek, kişinin boyunduruğuna girdiği genel ahlaksızlık sorgulanıp bu ay iyi'nin yoluna girilecek. Bir gün değil, bir hafta değil, tam bir ay boyunca sıkı bir disiplinle yürütülecek bu perhiz.
Yineleyelim, bu bir yememe ayıdır. İftar sofralarının sade, yoksullara yaraşır bir biçimi olmalıdır. Öyle günler öncesinden market market dolaşıp iftarda sahurda yenileceklerin hesabı yapılıp da kiler doldurulmaz. Yahu yoksulun halinden anlamak için önceden düşünüp taşınmaya, aç kalırım korkusuyla alışveriş yapmaya ne gerek var? Al işte, yememe ayı oldu sana yeme ayı!
Şimdi büyük oteller, küçük ya da orta büyüklükteki lokantalar "iftar keyfi" adı altında yoksulu anlamanın orucunu satılık bir şeye dönüştürmeye başlayacaklar yine. Eh, onlar da para kazanmalı deyip hoş mu görmeli böyle şeyleri? O zaman her şeyi hoş görelim, sonuçta varsılı da yoksulu da ekmek derdinde. Kiminin ekmeği 1 milyon dolarmış, kimininki 1 liraymış kimin umurunda! Hadi kodamanların sınıfını bir yana bırakalım; ama din de üzerine düşeni yapsın ve esnafa bir gün yüzü göstersin ama değil mi? İşte kirlenme böyle başlıyor...
Bir gün bir felsefe ayaklar altına alınır bir gün din; ucundan kırpılan doğrularla kafası şaşı yaşamaya alışkın insanlar olup çıkarız sonuçta. Yahu yalanın bile tatlısını icat ettik biz, tatlısını küçüğünü zararsızını...
Neyse, Ramazan ayı geldi çattı:
Müslümanların belli kuralları izleyerek kendilerini, yapıp ettiklerini, yeme içmelerini sorgulayacakları ve bu sorgulamanın adaletli, insancıl sonuçlarının tüm bir yıla yayılması için uğraş verecekleri bir ramazan.

Nevroz

Nedensiz, masum bir âlemde yaşamanın anlayışı insanın elini ayağını birbirine doladığından olacak; yersiz bir düşünceyle, o dayanılmaz acıyı hafifletmek için deyim yerindeyse bir yara bandı gibi yapıştırılır yaraya; oysa nevroz sadece yaranın dinlenmesi için onu bir süre temiz tutar...
Dinlenirken, gökyüzündeki nehirlerden öğrenebileceği hiçbir şey yoktur.
Çünkü gökyüzünde nehir yoktur.

Kadın

Şair çıkmazmış aralarından, bilime çokça bulaşmamışlar, devlet işlerinden de anlamazlarmış bunlar... Falan filan. Hani, bu işlere girişenler de bir elin parmaklarını geçmezmiş! Doğru. En beğenmediğimiz bir kadın bile bir bütünlükle geliyor dünyaya. Yaratıcılık, eksikli olana mahsus.
Tanrı'ya yaratıcı diyorlar; ne kadar ayıp. Bir eksiği mi vardı ki!
Size yeni bir hikâye anlatıyor olmanın öyle matah bir tarafı yok.

Eskişehir

Bütün trenlerine binildi, bütün biralarından içildi, bütün helvalarından yenildi. Sevdiğim kızın peşinden yıllarca gidip geldiğim şehirdi, İstanbul-Eskişehir, Eskişehir-İstanbul, hiç üşenmemişim; aşk böyle bir şey demek ki. Böyle bir şeydi.
Yirmi yıl öncesinden bahsediyorum hu!
Ne aşk var şimdi, ne tren.

Öküz var bakan, ben.

Ve

Bir cümleden kanatlanıp kulağıma, fısıldadı,
"Ve":
Hep arada kaldım, hep...
Nâzım'la, Musa'nın Rabbi dışında anlayan olmadı beni, ne yazık.

Anormal

Dirnormala lecüm dişim nuzğuokudu. (Okumuş olduğunuz cümle anormaldir.)
Bazı insanlar sizin yürüdüğünüz gibi yürümez, sizin düşündüğünüz gibi düşünmez, dünyaya sizin baktığınız gibi bakmazlar. Bunu farklı görünmek için yapanların yanında, ellerinden sadece böyle bir yaşama geldiği için yapanlar da vardır. Muhtemelen, yeni bir insanlık taslağı bu ikincilerden çıkacaktır. Onları anlamaya çalışmak boşuna; çabayla işimiz olmamalı. Ellerimizi gördüğümüz gibi, ellerimizden çıkan yazıları, resimleri, sevgiyi, itmeyi ve dokunmayı kabul ettiğimiz gibi, temas etmeliyiz bu -ellerinden başka bir şey gelmeyen- yeni bir insanlık taslağı gönüllüleriyle.

Anlaşabiliyorsak,
Yukarıda değindiğim konu çok normaldi.

Huzur

Elbette, ulaşılmak istenen nokta aşağı yukarı aynı olsa da, farklı yollar, yöntemler seçmeleriyle insanlar birbirlerinden ayrılıyorlar: sevgiye, huzura, umuda varan yollar sayısız. Benim takıldığım konu başka: herkes bunları bulmak için çaba göstermiyor mu? Böyle olsa da, çevremdeki insanlara bakıyorum da, sevgiye, umuda karşı çoğunda bir küçümseme, dışlama. Oysa insancıl amacın varmayı dilediği son duraklardır bunlar. Dingin bir kafanın yaratıcı, farklı, eylemci olamayacağına dair önyargılar almış başını gitmiş. Yaratıcılığı sadece acı çeken, çatışma içinde yaşayan insanlara özgü bir şey olarak görüyoruz. Yaratıcılığı sadece yazmak, resim yapmak, sinema ya da fotoğraf vb. uğraşların sonuçlarına hapsediyoruz. Uzun uğraşların sonucu olmayan her hareket bizce ötelenmeye hak buluyor. Sevmek kıskanmak, huzur dünyadan kopuk bir eylemsizlik, umutsa bir kuruntudan ibaret sanki.
Çağın getirdiği hızın, düzenin getirdiği sahip olmak üzerine kurulu yaşama biçimlerinin düşüncelerimizi bu noktaya getirmesi doğal gibi görünüyor. Sevmek biriktirmek, romantizm denilen sabun köpüğüyle yıkanmak değildir. Sevdiğin varlıkla yeniden yeniden doğmak, her an yeni bir başlangıç yapma cesareti göstermektir.
Huzur, tümen tümen korku, yıldırı, saçmalık içindeki bir dünyada sorumluluk almak, eylemin yalımında kavrulmak, yine de yola devam etmektir, sakin ve duyarlı bir şekilde.
Umutsa, yarının getirebileceği yıkımlara ve olumsuzluklara karşı, şimdiki zamanın sonsuzluğunu en verimli bir şekilde yaşamaktır.

Düşünce

I.
Düşünce, algılanan şey'in zihinde bıraktığı bir izdir; gerçeğin kendisi değil, izi. Bir gerçekliği yok mudur, vardır elbette: ne ki sadece bir düşünce olarak. ("Sadece" diyerek düşünceyi hafife alma niyetinde değilim.)
Herhangi bir izin peşinden giderek izi bırakana ulaşmak mümkün, izi bırakan o an hareketsizse.
Konumuza çevirelim:
Düşünceyi izleyerek gerçeğe ulaşmaksa mümkün değil.
Durağan olan hareketli olanı izleyemez de ondan.

"[Konu uzun],
Kuşlar uçuyor."

II.
Düşünen, düşünce'den bağımsız değil. Yani, beyni kontrol ettiğini sanan "ben" de bir düşünce.
Örnek üzerinden gidersek: Büyük bir dalganın, -küçük dalgalar olarak tasavvur ettiği- denizi kontrol ettiğini sanması gibi bir şey bu.
Yasası masası yok; gören, görülen'dir.

İmgelem

Algılayan ile algılanan arasında yaşayan bir tür organizma imgelem. Kendine özgü, zaman zaman gizlenerek sürdürdüğü hayatında, inandırıcılıktaki ustalığıyla her işi kolayca kotarır:
Düşmanınız dost, eliniz karafatma, ağaç harf, deniz tarla, uçmak sıradan, düşmek bal kaymak...

O ne iştah!

Skeç

Az önce televizyonda papazları ve Hıristiyanlığı yer yer tiye alan bir skeç vardı. Evlilik merasimiydi konu... Yahu şöyle imamlar ve İslam'la ilgili de bi' skeç yapsalar da izlesek. Ertesi gün bakin neler oluyor! Yemez değil mi? E oluyor mu o zaman, kendi dinine ait mizahi öğeleri görmezden gel, milleti kışkırtmayalım diye; ama başka dinlere vur dalgayı anasını satayım! Muhammed bizden ya, ona laf yok.
İsa deniz tabii, vur tokadı.

Fobi

Korkmaktan ödü kopan insanlar olduk, bu ortada. Biliyorum, kolay şey değil bir şeyden korktuğunu kabul etmek. Zaten öyle olsa, herkes kendini ve başkalarını her zaman olgunlukla karşılamanın güzelliğinde dünyaya kucak açardı: kendini bilen, duygularını rahatlıkla açıklayan... Kolay değil. Belki güvenli bir ortam yaratarak, örnekse ilk adım olarak yazarak falan bu konuda bir adım atılabilir:
Yaz her bokunu, sonra gönder çöp tenekesine.
Ya da nereden bileyim, bir dosta açılmak mümkün; ne yapsanız, ne söyleseniz sizi terk etmeyecek bir dosta dökülmek. (Var mı öyle bir dost? Neyse, ayraç gelsin.)
İnsanın içinde olup bitenleri bir biçimde dışarıyla kavuşturmaya ihtiyacı var.
Korkmak kötü bir şey değildir. İnsanı duygularına yabancılaştırıp, korkusuna klinik bir hava katan fobi sözcüğünden uzak durmayı öneriyorum. Sonuç olarak bu da, fobi sözcüğünün gereksiz yere kullanımını önlemeye katkı için yazılmış bölük pörçük kısa bir değini kabul edilsin.

Duygu

I.
Birlikte akmak için bir nehir ya da uyuması için bir yatağı yoksa, elbette gider o da parktaki çocuklara sataşır, bozar oyunlarını.

Bizim çocuk, haylaz.

II.
Bir konuşma sırasında, "Duygularını ayırt edebilmelisin," dedi bir arkadaşım.
Tarifsiz şeyler üzerinde konuşuyorduk ve bazı gözle görünür sonuçlara ihtiyacımız olduğu anlaşılıyordu… (Tarifsiz şeyler üzerinde nasıl konuşulur, demeyin. Tarifi olan'ın tarifsiz'e ulaşmak için denemeyeceği yol yok.)
Tarifsiz şeyler… yani zihnin adlandırmakta güçlük geçtiği ya da adlandırmak istemediği duygular. Bugüne dek karşılaştığı kişilerden, olaylardan edindiği izlenimlerden bellekte istiflenmiş olanlara uymayan yeni şeyler, isyankârlar. Halbuki zihin adlandırmak istiyor, çünkü tarifsiz şeylere tahammülü yok; adlandırmak, aynı zamanda sınıflandırmak da tabii, paşamız rahat edecek!
Yahu, binbir rengi var duyguların, içimizde akan bir nehir: bazen duru, bazen çamura bulaşık; bazen yıkıcı, bazen bir kurbağanın gözlerindeki delilik.
Peki, şöyle olabilir mi:
Hangi tonda, hangi yoğunlukta olursa olsun, bir duyguyu, hiçbir çaba olmadan, adlandırmadan yaşayabilir miyim? Zihnin, "adlandır, sınıflandır" buyruklarına rağmen, doğallıkla, kendiliğinden, hı?
Çünkü bu gerçekleşmezse, geçmiş bütün ağırlığıyla uyanır, gerçek olmaya yeltenir hep, geçmişin her boku, şimdiye.
Gözle görünür sonuçlara ihtiyaç duymuyorum.
Tarifi yok, tazecik bir çiçeğin mümkün kokusu.

Güzellik

Güzelliği tanımlamak çok güç. Biliyorsunuz, başımız sıkıştığında deyiveririz hemen:
-Güzellik kişiden kişiye göre değişen bir kavram.
Evet, sahiden öyle. Fakat, bir insanın güzel ya da çirkin (Erkeklere özel kullanılan yakışıklı lafını da es geçmeyelim.) olduğunu söylemek çok yaygın bir beğeni anlayışının tuzağına düşmemize yol açabilir bence.
Şu bir öneri:
İnsanların güzelliği ya da çirkinliği üzerinde kafa yoracağımıza, bize çekici gelip gelmediklerine yoğunlaşalım. Böylece, hem üzerimize çullanan çağın güzellik anlayışlarından bir nebze olsun sıyrılmış oluruz; hem de bize çekici gelen insan, ona bir değerlendirme veya karşılaştırma sonucu değer biçilmediğini anlayıp biricikliğini kutlar, hatta kutsar.
Ben, bir başkasının itici bulabileceği bir özelliği güzel bulabilirim... mesela kepçe kulak bazı kadınlara çok yakışabiliyor, -bazı kadınlara.
Mesela, küçük bir kalça bazı kadınların görünüşünü unutulmaz yapabiliyor, -bazı kadınların.
Mesela, memelerini küçük bulan bazı kadınların bu durumdan ne kadar yakındıklarını bilirim. Gel de onlara, bazı erkeklere küçük memenin ne kadar çekici geldiğini anlat anlatabilirsen.
Sonsuz bir kombinasyon ağıdır kişinin beğenisi. Kendi başına, şişman-zayıf, kısa-uzun, dar-geniş, büyük-küçük vb. bulduğumuz bir insan uzvu, bulunduğu kombinasyon içinde bir bütünün harikulade bir parçası olabilir; ve siz o tuhaf "güzelliğin" etkisinden yıllarca çıkamayabilirsiniz.
Şöyle kuruyorum son cümlemi:
Biricikliğin, böylesiliğin beni çekiyor; ama, başka türlü olsaydın yine senden hoşlanır mıydım inan bilmiyorum.

Mahallenin Delisi

Mahallenin tarihini kalbinde taşıyan kişi o, mahallenin delisi. Çocukluğunuzdan başlayarak o mahalleden gidinceye dek elinizden tutar, sizi büyütür; gitmez de kalırsanız, mahallenin tarihini onunla birlikte yazma şansına erişirsiniz. Esnafla can ciğer kuzu sarma, çocuklarla gönüldaş, hanım ablalarla baygın bakışık, büyük ağbilerle mesafeli karışık...
Neden severim onları, dahası, herkes neden sempatik bulur bu sıcak insanları?
Bir kere, hiçkimseye bir zararı yoktur, olmamıştır. Yoksuldur, ailesi tarafından mahallenin pusulası olarak sabahtan akşamaca, bırakılmıştır, koyverilmiştir sokaklara. Sabah çıkar, akşam döner evine; evi varsa tabii. Özensizdir giysileri, kirlidir de çoğun. Fakat, onu öyle sizden bellemişsinizdir ki, kirliliği hiç batmaz gözünüze; değil mi ki ak pak, masum bir kalp taşıyordur içinde.
Çocuksanız, örnekse okula giderken karşılaştığınızda kendi kendine konuşurken söyledikleri aklınıza takılır, toparlamaya, bir anlam vermeye çalışırsınız küçük aklınızla; ama ne haddinize, babanız anneniz çözememiştir bu muamma yinelemeleri daha. Size düşen, hayret uyandıran bu farklı kişinin insanlığına bir nebze de olsa sızmak olmalıdır. Oyun oynuyorsanız arkadaşlarınızla, bir köşede durur size bakar mahsun gözlerle, "Beni de alın aranıza," der gibidir bu bakışlar. Bilir kendini, ne bir çocuktur o ne de bir yetişkin. Şu dünyada hiçbir şey olmadan yaşayacaktır, bazı bazı mutlulukla, bazı bazı hüzünle. Hem bir şey olmaya çok yakın, hem bir şey olmaktan çok uzak.
Adını sormayız ona, sanki adsız gelmiştir bu dünyaya ve adsız, sadece tuhaflıklarıyla var olup gidecek gibidir. Sahipsizdir. Sahip olmayı ve sahip olunmayı bilmediği için de, dehşetli bir aşk hali içinde yaşar her günü.
Nesnelere bizim hiç bakmadığımız gibi bakar ayrıca. Önemli önemsiz nicesiyle saatler, hatta günler geçirebilir; dokunarak, severek, önem vererek: bir kağıt parçası, bir bisiklet kornası, bir plastik poşet...
Ne yer ne içer bu ademoğlu? Karnını doyuracak herhangi bir şey kabulüdür: verdiğiniz bir bisküvi de, çöpten aldığı bir ekmek kıyısı da birdir midesi için. Mide için değil, yaşamak için, sadece yaşamak için yalın bir varoluşla derlenir, toparlanır, çözülür, eyler.
İşte hayalimdeki mahallenin delisidir bu; belki de, belleğin birkaç mahalleden toplayıp birleştirdiği bir delilik övgüsüdür.

Üçgen

Üç kenarında üç marifet:

Doğrular birbirini sınırlıyor;
Ama birbirini yok etmiyor; yetmiyor,-ah haylazlar!
Bir de birbirlerini doğruluyorlar.

Akmak

Bu lafı, "başka türlü bir şey" olarak kullanmaya meyil ettim ne zamandır. Belki de, gece hızlılarının dillerine pelesenk ettiği "gecelere akmak"tan uyarlamışımdır dilime.
Neyse şöyle işte: Önümde bir duvar oluşuncaya değin, bir insanla olan ilişkimde, alıp yürüyor her şey kendiliğinden, zahmetsiz, coşku dolu, ve yalansız dolansız. Sonra, "bir dert ki..." nereden kopup geldiği tam olarak anlaşılamayan bir kaya, ya da küçük taşların bir araya getirdiği bir duvar, dikilivermiş önümde, "Dur," diyor, "daha ileri gitme, gerçeğe dön, rezil rüsva etme kendini; hem sonra bak, sen de sonradan büyük pişmanlık duyuyorsun."
(Çünkü, en büyük hakları elbette, kendilerini savunacaklar -ben de onlar gibi herkesi olduğu gibi yutmuyorum sonuçta- böyle istenmiyorsun koçum, düz gel mırıltıları çalınıyor kulağıma.)
Çoğunluk dinliyorum bu sözü, çünkü yıkılırken bütün ağırlığımı vererek yıkılıyorum, başka türlü düşmeyi öğrenmemişim, üst baş darmadağın, kalp geriye dönüşlü.
Akarken, ben değilim o sanki, dünya olmuşum, dönen çevreleyen köpüren, aç bırakan, işkence eden, bağıran, susan, seven, melekleştiren... hep iştahla.
Keşke hiç dokunmasalar.

Bozuk Para

Fi tarihinde bir dükkânımız vardı Beyoğlu'nda. Dükkân varsa adres soranı da çoktur, para bozdurmak isteyen de. Kabasından naziğine türlü türlü insan, bir curcunaydı...
Alıştığımız para bozdurma dileği "Şu parayı bozabilir misiniz?" vb. iken gençten bir çocuğun "Bana şu parayı bozmak ister misiniz?" deyişiyle yüzümde bir gülümsemenin belirdiğini hatırlıyorum. Kasada hiç bozuk para olmasaydı bile gerçekten çevredeki esnaftan bulur eder bozardım o parayı ya, vardı neyse ki.
İşte, insanın dileğini söylerken kurduğu cümlede yaptığı ufak bir değişiklik ne kadar da etkileyici olabiliyor bazen.

İsmet Özel

İyi şairlerin dünyayı anlama çabası içinde köktenci yönlere sapmaları işten bile değildir. Onlarda, yaşam, başka bir şey'dir: başka türlü bir şey. Bir uçtan bir uca savrulurken, hesap verme gereği yersiz. Kime hesap vereceğiz? Aklımızı bu duruma getiren bin yıllık kafaya ve o kafayı savunanlara mı?
Kimine deli, İslamcı dersiniz; kimine komünist: Nâzım, kimine faşist: Ezra Pound.
İsmet özel iyi şairdir.

Masumiyet

I.
Gülümseyen bir çocuk yüzünde, ak saçlı bir dedede, martıda, köpekte, ilkgençlik aşkında ya da herhangi bir inançta aranırsa, bulacağın hüzündür sadece; içinde, geçmişe özlem ve günahkâr bir insan. Bu yüzden, zamanı yok; "temizlenmeye" başladığın an yiter.

Peki, ya hiç kirlenmiyorsan?

II.
Bi' kere şurada anlaşalım:
Saflıkla örülmüş bir iyilik hali değildir masumiyet. Ona günümüzde daha çok salaklık diyorlar ya, hadi ben demeyeyim. İnsanın hayata salt yaşadıklarından öğrendikleri ile yanıt vermemesi, iyi kötü anıların etkisinden azade bakması denilebilir belki. İnsan "kötülük" yaptığında kirlenmez; toplum türlü yaftalarıyla kirletir onu; ve insan, "iyilik" yaptığında melekleşmez; toplum türlü ritüelleriyle kutsar onu. Düzenli ve sürdürülebilir bir toplumsal hayat için yapar bunu da.
Özcesi şu: Sorunlar bitmiyor, bitmeyecek; hayatın ekmeği bu.
İşte masumiyet, bu sorunları yeni bir gözle görmek için bir mercek; ve asla, sadece bir sokak köpeğinin gözlerinde değil.

Şimdiki zaman, masumiyetin anayurdudur.

Solucan

İyilik, dünyaya kötülük getiriyor. İyice inceldi zar, koptu kopacak.

Sanki yokmuş gibi bakıyorsun. Oysa sen de biliyorsun ki, var: hem her yerde, hem hiçbir yerde. İki çocuğun oyun oynarken koşuşturması, birinin diğerine sövmesi, tam da o anda sokaktan koşarak geçen yaşlı kadının ayakkabısına takılan minik naylon parçası anlatıyor her şeyi. Bir araya gelip sonra dağılan su damlaları bizim öykümüzü andırıyor, önce biri diğerine yaklaşıyor, sonra diğeri ona. Böyle böyle daha sonra olanaksız bir şey olarak nitelenecek bir birleşme ayrılma oyununa başlıyorlar.
Hayat! Dudaklarının kenarına yapışmışım, bir solucan gibi titreyerek, bölünerek, ikiye, ölüme.

Şu anki hoşnutsuzluğundan hoşnut ol. Gelecekteki hoşnutsuzluklardan daha iyidir bu durum. Bu yüzden, şimdiki hoşnutsuzluğu çoğaltmaya bak.

Koşarken ettiğim küfürler, yürürken duyduklarımdan az.

Evlat

Babamla çok kavga ederdik; on sekiz yaşımdan yirmi beşli yaşlarıma dek sürdü böyle. Kavgalar öyle böyle değildi; sadece, birlikte çalıştığımız dükkânımızdan beni iki kez kovmuş olduğunu söylesem yeterli herhalde. (İki kez kovulduğuma göre, geri dönüyormuşum demek ki, ya da dayanamayıp o çağırıyordu, hatırlamıyorum...)
Dükkânımız kapandıktan sonra ayrı yaşadığımız dönemlerde pek görüşmüyorduk. Ölümüne yakın zamanlara dek, hiç aramazdım onu, telefonla falan yani. Eşim ve çocuğumla, iki üç haftada bir yaptığımız aile ziyaretlerini saymazsak, bir yolunu bulup ona olan özlemimi hiç dile getirmezdim.
Bir gün bir tartışmamız sırasında, bilinir bedduayı babam da etti bana:
-Allah sana senin gibi bi' evlat verir inşallah da, görürsün!
verdi mi ne?
Eşimle ayrıldık. Oğlum on üç yaşında bir ergen, annesiyle yaşıyor. Haftada iki kez görmeye çalışıyorum onu; ama yetmiyor. İçten içe bana dargın olduğunu düşünüyorum. Görüştüğümüzde havadan sudan bi' muhabbet kotarıp susuyoruz. Son günlerde, bırakın beni içinden gelerek aramayı, Whatsapp'tan attığım mesajlara bile yanıt vermiyor. Annesi, çok üzerinde durmamamı salık veriyor, geçeceğini söylüyor, neyse ki biraz normalleşiyorum o zaman.
İşte bunlar, çok üzüyor bazen. Biraz daha büyüyüp bizi anlayacağı günler bir an önce gelsin diye kıvranıyorum.

Tam

Bütün yapraklarımı döktüm;
artık,
tam bir ağacım.

Ölünceye Kadar

Deneme ve eleştiri yazılarından, Nâzım üzerine yazdığı kitaplarından tanıdığım Memet Fuat'ın güncelerinden oluşuyor kitap. İki koca cilt.
Çok dertliymiş yaşamının son yıllarında... Onu bir makineye bağımlı hale getiren hastalığından, bazı yakınlarının -özellikle yazarların- ilgisizliğinden, güvendiği yayınevlerinin amatör/bürokratik tutumlarından, Türkiye'nin kabına sığmaz, acılı (deprem, terör, demokrasi sorunları...) dönemlerinden hayli bezmiş. Fakat çalışmaya hep devam etmiş. kendi kitaplarından seçtiği yeni derlemeler, redaksiyon işleri, oraya buraya verdiği röportajlar... Memet Fuat dışarıya gösterdiği yüzünden çok da farklı olmayan bir yüzle yazmış güncesini de: Yine içten, yine iyi bir Türkçe.
Ayrıca, dönemin birçok futbol karşılaşmasını da felsefe sorunlarından söz eder gibi çözümlemiş adam, müthiş. Memet Fuat'ın, futbolla ilgili, tribünden palavra anılar adlı küçük ama olağanüstü bir kitabı olduğunu da hatırlatayım.
Onu tanımayanlara, yazılarını okumamış olanlara bu kitap sıkıcı gelebilir diye düşünüyorum. Hastalığı hakkında çokça bilgi, ünlü olmayan birçok ad, yayın dünyası hakkında birçok görüş içeriyor çünkü.
Ben Memet Fuat'ı çok seviyordum, çok... Bu yüzden olacak, oğlu Kenan Bengü'nün babasının ölümü üzerine güncenin son sayfasına düştüğü not, ölüme hazırlık niteliği taşıyan onca sayfayı okuduktan sonra, gözlerimi yaşarttı:

19 aralık [2002]

Bu kitap burda bitti, çünkü hayat bitti.
Gece sabaha karşı 2:30 - 3.00 civarında tuvalete kalktım. Bir tuhaflık vardı.
Baktım. Babam nefes almıyordu.
Huzura kavuştu.
o şimdi çok sevdiği Piraye ve annemle beraber.

Kenan Bengü

Motosiklet

Bir kez de şu an için konuşsam ya, yok... Suzuki GN 250 kullanıyordum eskiden. İyi motordu; motor hacminin küçük olmasına rağmen sesi güçlü, görünüşü enfesti, klasikti.
İkinci el almış olduğumdan bakım masraflarıyla baş edemeyip satmıştım. Çok anıyorum o günleri... Geceleyin bir dostu arkaya atıp Ortaköy'e bira içmeye gitmeler, eşle birlikte Boğaziçi'nde püfür püfür gezinmeler... Motosiklet bir tutkudur, derler ya, bakmayın bu laftaki iddialı havaya, sahiden geri dönüşü olmayan bir zevk. (Büyük bir kaza yaşamış olanların ya da bir yakınını motosiklet kazasında kaybedenlerin yaşadığı üzüntü sonrası elbette onlarda tutku mutku kalmıyordur.)
Neyse, hiç aklımdan çıkmıyor şu meret.

Boşanmak

Boşanma davamıza gelsinler diye, Facebook'ta etkinlik düzenleyip ortak arkadaşlarımızı çağıralım mı demiştim ona, ayrılmadan önce. Gülmüştük bayağı.
"Çirkin" ayrılmadık. Güzel de ayrılmadık. Sadece ayrıldık.
İlk hafta sabah akşam ağladım; ikinci hafta sadece akşam...
Geçiyor.

Can Sıkıntısı

Öyle dururum, öylece, hiçbir şey yapmasam da olur, fevkalade olur hem de. Günler geçer böyle, ne televizyon, ne internet, ne insan... Sonra, Atlas Okyanusu'nda bir fırtına kopar, bulutların taşıdığı cetveller dikey bir biçimde düşer kafama, hepsi birden, evdeyken. bir bakmışım, dururken bir hayvan oluvermişim, zürafa ya da köstebek; ya da bitki, marul ya da havuç; yürürken bir kabarcık oluvermişim, sabun ya da plastikten; ya da bir nesne, masa ya da zımba teli.
Canım sıkılmaz ki benim, hiç. Mübalağa yapıyorum belki de... Canım sıkılmıyorsa hiç, neden hareket ediyorum o zaman, yiyecek ya da rahat bir yerde uyumak değilse amaç. İlla bir hareket; göz kapaklarım oynuyor, sol bacağımdaki varisten kıpırtılar geliyor, -damarlarımda ejderhalar var, dilleri içe dönük, titrek pullarında, geleceği gören bir kurbağa, gözleri bedenini taşıyor. İlla bir hareket; göz altlarımdaki morluklar arasında kıyasıya bir mücadele seziyorum, -Sirkini içki fıçısına kuran soldaki morluk, şenliklerden bezmiş sağdaki morluğa meydan okuyor, burnum küçük bir bataklık arada, bağırışları içine çekip pişmanlığı yüzeyde bırakıyor.
Öylece dururum, sen anlatırsın ben dururum, "Ne duyarsız bir adama çattık," dersin içinden, "Kırk tane laf ettim, öküz gibi bakıyor yüzüme," -Öküz gibi, mal gibi, inek gibi, ot gibi... "E sen neler yapıyorsun bakalım?" dersin, birdenbire yanmaya başlar göğüs çatlağım, içeride üç nazlı at bir araya gelir, üç tırnaklı bir elma, rüyasını kemiklerime anlatır. Atlar elmalar, işler karıştı...
Biraz can sıkıntısı ne iyi giderdi şimdi!

Hayranlık

Sana hayran olmam için,
yüce bir güç tarafından yaratılmış olman gerekirdi.
Karmaşık bir şekilde basit.

Aptallık

Aptal olduğunu düşünüp zeki (ya da iyi, ahlaklı...) olmaya çalıştıkça artar sığlık. Kişinin aptal olduğunu görmesiyse başka bir eylem doğurur: Hareketini "bilinen"den almayan, cesur, saydam bir eylem, niteliği henüz kestirilemeyen.
Yani şu: Aptallıktan kaçmak, aptallığın güç verdiği bir harekettir; işte bu yüzden, bir şey olmaya çalışmanın kendisidir aptallık.

Kemal Kılıçdaroğlu

Sadece bir açıdan yaklaşacağım:
İnsanların görünüşü güçlü, sesi tok, hareketleri gösterişli liderlere yönelmelerinde çok da şaşılacak bir şey yok. Ne kadar namuslu, düzgün biri olsan da, toplumu yarına taşıyacak bir "karizman" yoksa, kaybedersin. Ha, zehir bir zekân ve mücadele gücün varsa işler değişebilir tabii. Kadın erkek ilişkilerinde hayli alışkın olduğumuz bir durumun halkın kendisine bir lider seçmesinde kendini göstermemesi olanaksız.
Ecevit örneği? Şair, yazar, gazeteci Ecevit... O, sağ ve solun iyice hırçınlaştığı, kamplaştığı bir dönemde ateşli konuşmaları ve atılımlarıyla halkın gözünde bir "karizma" olmuştu zaten. Ben 1999'daki çıkışını buna bağlıyorum.
Neyse, gönül istese de, -sadece bir açıdan bile olsa- Kılıçdaroğlu'nun bu memlekette asla başbakan olamayacağını buradan size duyurmak isterim.
Çünkü evrim sadece bir kadın ismi değil.

Zen

Budizm'in kurallı iyi olma yöntemlerine başkaldırıdır Zen; sadece Budizm'e değil, bütün iyi olma yöntemlerine, -İyi olmaya değil, yöntemlere.
Basit bir yaşayışa yaptığı vurgu, basitliği yüceltmek için değildir; çok karmaşık bir yaşamın basitçe algılanmasıdır desek yeri. olduğu gibi, yani.
Tabii, şimdi çanlı, ezanlı, gonglu yolları var: İbadet ediyorlar, haç taşıyorlar, meditasyon yapıyorlar, nefes sayıyorlar, gölge izlemekten bitap insanlar, -Çünkü hayatı bütün yönleriyle karşılamak güç iş.
Mistisizm bir bataklık; eskiden zen derdim ona, şimdi "hadi" diyorum.

İnanç

Onu ateist yapmaya çalıştığımı falan sandı herhalde. 
Düşünerek varamazsın Tanrı'ya, dedi.
Dedim, doğru olabilir, peki sen nasıl vardın?
Dedi, kalple, inanarak, bir his... nasıl anlatsam ki...
Ah, his deyince duruveriyor dünya, aklındakini açıklayamadın mı, bas bi' his. Ha, açıklamak mı gerekiyor illa? Hayır hayır, o değil, -Ben zaten her şeyin bir açıklaması olmadığını düşünüyorum.
Ona da söyledim şu savımı: Bir şey hissediyorsan, herhangi bir şey, bu bir yanıttır dünya'ya, ne hakkında ya da neye karşı hissettiğine bakmaksızın böyledir bu. düşünülebilir, gözle görülebilir, kulakla duyulabilir, dokunulabilir vb. şeyler dışında bedeninin bir his ortaya çıkarması olanaksız.
O zaman, sen duyumsadığın bir şeye besliyorsun bu hissi; o zaman, duyumsanabilir bir şeydir inancın da; demek ki gökten inmiyor bu hisler, maddi temelleri var, hı?
Madde mi, -Beni hınzır beni!
Ayrılırken kulağına fısıldadım: 
Rahat ol kuzum, her şeyin bir açıklaması yok.

Islak Mendil

Teknik aynı: Parmaklarınla mendili bir tutam kavrayıp, çekeceksin. E birinde tamam, diğerinde hüsran; gelmez, büzüşür ya da dertop olur. O zaman, aynı tekniğe, farklı yanıtlar var, bir nesneden bile!
Bunun bir de insan versiyonu var, nesne nere insan nere; fabrikadan bilince yol var mı?
Aynı sözlere, farklı karşılıklar; farklı insanlara, aynı davranışlar...
Basit bi şeyler olsa da rahatlasak.

Sevgili

Siz kelimelerle yarattınız onu;
ben
gördüm.

Konuşma

Her şeyi o yarattı. 

Bunu bir konuşmamızda kendisinden duymuştum. Sıradan cümlelerle konuşuyordu. Bunu bilerek yaptığını sanmıyorum. Kendisinden renkli, insanda coşku uyandıracak cümleler beklemediğimi biliyor olmalıydı. Samimiydik. İyi bir kitabın ilk cümlelerinin uyandırdığı çekicilik vardı sanırım konuşmasında. Tam olarak açıklayabileceğimi sanmıyorum. Laf arasında söylemeli: hiçbir şeyi tam olarak açıklayamıyorum doğrusu.
Bir gece yarısı uyandığımda tam karşımda gördüm onu. Gözlerini dikmiş beni izliyordu. Belki şefkatle, belki de merakla. Doğrulurken yanımdaydı, kıpırdamadı. Bir an önce konuşmaya başlamak ister gibi duruyordu. Perdeler kapalı, B. yanımda derin bir uykuda, Y. içeride derin bir çocuk rüyasında. Holdeki gece lambası uyanık. Ve hiçbir şey sessizlik kadar uyandırıcı değil.
Bir kitaba sığdırılamayacak denli kara, nüfuz edilemez gözleriyle konuşmaya başladı. Dile başvurmak için henüz erken, dile getirmek için, aşk için.
-Beni sevmesen de olur. Beni anmasan, anlamasan da. Beni sevsen de olur, nasıl olsa sevgi artık herkesin dilinde değil mi: aşina, lakırdısı paslı.
-Öyle yapamam. İnsanım. Her şeyi önceden düşünerek yaşamaya, hesaplı kitaplı davranmaya alışmışım. Samimi olmak isterken sapıtabilir, saçmalayabilirim; bunu hoş karşılayabilir misin?
-Bilmem. İlk defa bir insanla konuşuyorum. Kendisine insan demeyen bir insanla. Beni Tanrı’dan saymayan bir insanla. Beni övmeyen, olduğum gibi gören.
-Ne kadar dayanabilirsin buna, bana? Bir zaman gelecek ki, "sen de onlar gibisin!" demeye başlayacaksın belki de. Eğer bana benziyorsan, kaçamazsın bundan. Seni, bana benzediğin için seviyorum biliyorsun; her ne kadar, farklı yönlerini seviyormuşum gibi davransam da.
-Dediğin kadar varsın. Bir makineden farksız çalışıyor kafan. Seni kurtaramam, senin olamam. Şu dünyada, çözümü olmayan bazı şeylerin varlığıyla yaşamaya alışmalısın.

Her şeyi ben yarattım.

Sanat

Sanat bir öznelliğin dile getirilmesidir. Çeşitli yollarla: resim, müzik, edebiyat, dans, enstalasyon, fotoğraf... Bu örnek başlıklar altında toplanmamış olsa da, bir etkinliğin sonucu eğer üretende ve üretileni sahiplenende bir güzellik duygusu uyandırıyorsa, ona da bir sanat yapıtı diyebiliriz sanıyorum. Ne ki, kimi çağcıl sanat yapıtlarına işin pek de yakını olmayanlarca yöneltilen şu eleştiriler, sanatın yeniden tanımlanmasını gerektiriyor:
-Bunu ben de yaparım, ne var ki?
-Yahu bu abuk subuk seslere sanat mı diyorsunuz?
-Almış fırçayı, savurmuş işte!
-Hiçbir şey anlamadım ben bu öyküden… 
Uzayıp gider...
Sanat bir yetenek işi değildir; sevgi, tutku işidir demek isterim. Kişi, söylemek istediklerini sadece bir fırça darbesiyle söylüyorsa, ne bileyim, bir mekâna herhangi bir nesne yerleştirerek dünyaya böyle bir katkı yapmayı seviyorsa, bir sesin değişik tonlarını uzun bir parçada eriterek yeniyi yakalamaya uğraşıyorsa, bırakalım istediği gibi oynasın, yaratsın.
Sadece, mutluluk yaratmaya yönelik eylemler cesaretliliğin göstergesi, belirtisi olabilir.
Geçmişin sonucu olan ölçülerin (yanıtların) karşısına yeni, değişik sorularla dikilmenin tutkusunu içinde duymuyorsan, konuşmaya değmez. Kendisini ve dünyayı yeniden yaratmayı şimdiki zamana vurgu yapmadan anlatmayı seçen bir sanat anlayışı ancak yeni bir yarışın başlangıcını gösterir. 
Yarış istemiyoruz; 
Daima yenilenen o şey'e dokunurken içimizi titreten heyecan, yeter de artar bize.

İçses

Kulak verdikçe derinleşen, derinleştikçe kabına sığmaz olan, kabından dökülürken çevresindekileri -eğer hazırlıklı değillerse- kızgın yağ gibi yakar, yıkar, eritir iç ses.

Bunun için,
Bahçeye çıkarılmalı arada; sonra uzun yollara, bitimsiz ormanlara da gelecek sıra ya... Önce bahçe. Korkmasın, özgürlüğün ilk adımlarını güvenli bir ortamda atsın diye.

Bahçe: Bir yazı, bir arkadaş ya da haykırılacak bir boşluk...

Birdenbire ormana bırakırsanız, soğuk denizde bamyalaşan çük gibi kalıverir boğazınızda.

Yineliyorum: Önce bahçe.

Şiir

Uyak değil, avuç içi.

Acı

Şimdi sadece o var.
Krallığıyla geldi, tacıyla, bandosuyla, hokkabazıyla...
Aklın her yerinde, ve bedenin, bütün bir gökyüzü sanki içte, kara, kasvetli, yarasalar uçuşuyor bir kemikten diğerine.
Geliyorum demedi, bi' ıslık çaldı sadece, belli belirsiz bir anda, korkunç bir sesle koşarak, keskin taşları ezerek, yani kanayarak, demek ki kanatarak.
Kokusuz, hayvani, gri, bütün bir yeryüzünü sırtlanmış, başka şeylerle birlikte, iğrenç bir yalnızlıkla, tuhaf bir vurdumduymazlıkla.
Elleri titriyordu, sarıldı boynuma bir geyiğin boynuzları, bir yosun koca bir kayada, ele bulaşmış zift, öyle kapladı üzerimi.
Krallığıyla geldi, tacıyla, bandosuyla, hokkabazıyla...
Şimdi sadece o var.

Yalan

I.
Gerçeklikte yer edinmeye çalışırken tökezleyip yere kapaklanan bir söz, davranış, yaşam biçimi yalan. Düşüşünü kimseye çaktırmazsa, terfisi var sağ salim, gerçekliğe katılmaya.

II.
Gerçek özgürleştirirmiş, he!
Yalan, hayat kurtarır bazen. İnatla, pratik yararları olan bu nimetten yararlanmamak hayatı berbat ediyor esas. Ahlaki ilkelerle hayatı daha berbat bir hale sokuyoruz gün günden. Dürüstlüğün bunca değerli olması, yüce bir ideale dönüşmesi yalan dolanı daha çok artırıyor bence.
İnsanın karanlık tarafı, aydınlık tarafı kadar gerçek.

Porno

Olur böyle şeyler gençlikte, bir iki bakarsınız, hem cinselliğe olan merak duygunuz bir nebze azalır, hem bazen yokluktan, uçağı iterek havalandırırsınız falan.
Ama sonra, bu işlere gözleri fazlaca bulaştırmamak en iyisi. Sonra, bu tür zevklerin deneyimleyeceğiniz güzel mi güzel bir "olay"ı bir sirk gösterisine dönüştürme ihtimali hayli yüksek. "Her şey tadında güzel" falan değil söylemek istediğim.
Şu:
Bizim bu gümüş bedenlerle yaşayabileceklerimizi hayal âleminin altın çekiçleriyle çokça yormamak lazım gelir.

Kimlik

Üstündeki fotoğrafı artık ben bile tanıyamıyordum, bu yüzden dün nüfus müdürlüğüne gidip kimliğimi değiştirdim.
Biliyorsunuz artık kimlikteki din bölümü boş bırakılabiliyor. Din değiştirmek için de, o bölümün boş kalması için de bir dilekçe yazılıyor.

Hangi dinleri seçebiliyoruz dedim kadın memura, bilgisayardan okudu:
-İslam. (Bir yerden tanıyorum ama nereden?)
-Hıristiyanlık. (Baba, Oğul ve Kutsal Ruh. Bak her sözcüğü büyük harfle yazdım, anla!)
-Musevilik. (Yahudi olunmaz, doğulur!)
-Budizm. (Yahu sen meditasyona ibadet mi diyorsun? Kan çıkmazsa para yok!)
-Konfüçyüsçülük. (Daha söylemeden gülümsemeye başladı memur.)

Birini seçsem diğerinin hatırı kalacak, hiçbirini almayayım, 
dedim: 
-Bırak dağınık kalsın!

Gece

Bütün gizli şeylerin yeri yurdu gece. Onsuz ne yapardık bilemiyorum. Her şeyin belli belirsiz, şöyle böyle göründüğü.
Gündüz karanlığı başka, gece karanlığı bambaşka.

Cesareti kabaranlar gündüze, korkusu dillenenler geceye iliklesin kendini.

Koşmak

Sadece adımların hızlanması değildir koşmak, daha başka, bütün bedeni içine alan, bütün bedenle devinen bir eylemdir. Duranlara hızla, yürüyenlere yavaşça, fakat kesinlikle bir an, bir gün... veda ettiren.
Koşarken birden durursanız, soluk soluğa kalıp tıkanmak işten değil; alıştıra alıştıra, önce hızlı bir yürüyüşe geçmeli, yavaşlamalı ve sonra durmalısınız. Aynı şekilde, dururken birden koşmaya geçmek de, delice esen bir rüzgâra çıtkırıldım bir şemsiyeyle meydan okumaya benzer. Yaşayışında bir denge gözetmeyen koşmaya başlamasın. Ne zaman koşmaya başlanacağını, ne zaman hızlanıp, sözgelimi, bir yokuşun hangi hızla çıkılacağı; bir eğimde, eller, kollar, omuz ve bacaklar çokça savrulmadan derli toplu bir şekilde nasıl salınacağı gözetilmeli; bunun yanında, sanırım en güzel armağanı koşunun, soluğun bedenle yaşadığı histerik aşka tanık olmak.
Koşmak güzeldir; yine de,
Aslolan yürümektir.

Nişanlılık

Kimi çiftlerin evliliğe nişan alma hali.

Göz, kalple bakar;
Gez, bu adamla/kadınla birlikte yaşanır mı diye sorar;
Arpacık, kumru kesilir,
Ve ateş!

Bizde silah milah yoktu, dövüşerek evlendik.

İşsizlik

"Neyse" demeyi çok seviyorum... Bakın kısaca anlatayım:
Yakın bir zamanda uzun bir süre işsiz kaldım. Eş dost yakınlar derken haber verecek bir yer kalmayınca, sadece internet siteleri üzerinden iş bakınıyordum. Her gün bilgisayar başına geç, özgeçmişini güncelle, ölçütleri belirleyip arama yap, en yeni ilanlara göz at... böyle geçiyordu günler.
İlk bir ay gün boyu evde oturdum, arada dışarı çıkıp yürüyüş yapıyordum. Sonra -sağ olsun- bir arkadaşımın işyerine gidip gelmeye başladım sadece evde durmamak için. Dizüstü bilgisayarımı da götürdüm. Kahve, sigara, kimi zaman muhabbet, zaman geçip gidiyordu. Anlayacağınız işe gider gibi gidiyor, akşam işten döner gibi geliyordum eve.
Biraz kendini kandırmak gibi, evet.
Başlarda, deneyimlerime tastamam uygun işlere başvuru yaparken, iş açlığından, uzaktan göz kırpıp "çalış beni!" diyen hemen her işe deyim yerindeyse atlıyor, kısa bir zaman öncesine dek aklımdan bile geçirmediğim işlere başvuru yapıyor olmuştum: Migroslar, Vatanlar, Teknosalar, fabrikalar...
Eğitim, iş donanımı gibi bakımlardan pek de bu dünyalık olmadığımdan, bilmem kaç sıfır geriden itekliyordum geleceğimi, -hâlâ da öyle. “Yanılmadım pişman değilim bu da vardı.” Bugün değiştiremeyeceğim şeyler için endişelenme yaşını çoktan geçtim.
İş görüşmelerinde iş arayan rakiplerimle ne de güzel bakışıyorduk; hepsi de umutlu, istekle hazırlanmış gençler. Birbirimize rakip olduğumuzu bal gibi de biliyorduk, nazikçe yere sermek için diğerini. Şimdi burada "çalıştığınız yerin, işinizin kıymetini bilin" falan gibi laflar etmeyeceğim. Yok öyle bir şey. Dışarıdaki rakiplerin senin ya da bir başkasının yerinde olmak için birbirini yerken, olmaz.
Lafın burasında, izninizle, yabanıl doğadan farklı olduğumuz yalanına bir kez daha nanik yapıyorum. Neyse.
Mesele yalnızca iş bulmak, çalışmak olsa keşke; değil. Şu an çalışıyorum örneğin, ama her an her şey olabilir… işsizlik olayın “Gezi” kısmı çünkü. Altında fokur fokur kaynayan bir hayat çorbası, zengin fakir deli umutlu aptal derken kokusunu öyle bir savuruyor ki burnuma, içimde bir dünya bahçesi oluştu neredeyse.
"Neyse" demeyi bu yüzden çok seviyorum. Çünkü neyse, varoluştan önce gelir.

Tuhaf

Bir şeyi tuhaf karşıladığın ölçüde tuhafsın sen de.

Kekemelik

Üzerine giderek, zorlayarak çözülmesi mümkün olmayan bir durum kekemelik. 
Şöyle: Bir kekemenin zorlukla söyleyeceği bir sözcük seçelim. Sözgelimi, "tramvay". 
Kekeme olan kişi, bu sözcüğü -bile isteye- kekeleyerek söylemeye çalışsın. Şimdi, zaten kekeme olan birinin kekeme taklidi yapması saçma gibi görünebilir. Fakat, oldukça çetrefil olan bu soruna çok basit bir biçimde yaklaşmak gerek. 
Bir kekeme, kekelemek istemediği için kekeler. 
Zorlanılan sözcüklerde bile isteye kekelemeye başlanınca, yani kekelemenin önündeki bütün engeller kaldırılınca -ki bu da rahat rahat, gerine gerine kekelemektir- başlarda bir yapaylık oluşacak, ne ki ardından dişliler yerine oturacak ve sözcük çarkları rahatça dönecek. Kekeleyenle, kekelenen sözcük arasındaki çatışma halinin sonudur bu.

İtiraf

Bir şeyleri itiraf ederken, canlıyken yanına yaklaşamadığımız, buram buram utanç kokan bir gerçekten, sonra sonra cesaret devşirmiş oluyoruz.
Eh... Ele avuca sığmaz bir halden, dayanılabilir bir acıya dönüşmüş gerçeği, kulübesinden çıkarıp sokaklarda gezdirmenin kendine özgü bir hazzı oluyor...

Tutunamayanlar

Tutunamayanlar ne zamandır belli bir kesimin, özellikle de gençliğin kendini ifade etme aracı olma yolunda iyice tutundu. Baskı üzerine baskı yaptı. Artık tutunamayanlar romanı da, tutunamayan olmak da bir marka.
Karşınızdaki kişinin zihninde bir izlenim yaratmak için kullanılan canlı ya da cansız her varlık bir süre sonra nesneleşir, bir marka halini alır.
Tutunamayanlar içeriğiyle, getirdiği biçimsel yeniliklerle edebiyatımızı onurlandırmış bir yapıt olsa da, kendini ifade etme aracı olarak kullanılan her şey gibi, başlangıçta bir azınlığın boyunduruğuyla koruma altındayken, zamanla çevresindeki çemberi genişletmemesi olanaksız. Üzerinde che'nin fotoğraflarının olduğu tişörtlerin, popüler kültürün nesnesi olması gibi.
Sonuç olarak Tutunamayanlar'ın ya da Tehlikeli Oyunlar'ın, örnekse bir dizi olarak televizyonda yayımlanması, hali hazırda markalaşma tuzağına saplanmış bir yapıtın gerçek bir bakışla yeniden görünmesine vesile olabilir.
Demem o ki, bir mitin (mitleştirilen ideolojilerin, mitleştirilen dinlerin, mitleştirilen insanların...) ya da bir yapıtın popülerleşmesi onu belli bir azınlığın siperi, kalkanı olma durumundan çıkarır.

Savunmasız olmak iyidir.

Diğerkâmlık

Bana yapılmasını istemediğim şeyi
kendine yapma.

Cinsellik

Kimseye zarar vermeden atlatılabiliyor mu, işte bu iyi. Bak, atlatmak dedim; çünkü büyük bir yük insanlığın üzerinde.
Biz şimdi hayvan değiliz ya, arkada bıraktık ya hayvanlığı hani, hepi topu 50000 yıllık bir geçmişle övünüp duruyoruz. Eh, ne yapacağız yani değil mi, çok da yüklenmeyelim kendimize.
Gözlemleyin, bırakın maymunu, köpeklerden, kedilerden falan da çok farklı değil cinsel yönelimlerimiz.
Bilincin etkisi, baskısı olmasa orada burada çiftleşenlere rahatça rastlayabiliriz bu yüzden. Bilincini etkisini mi kaldıralım o zaman?
Elbette hayır.
Bilincin etkisini kaldırmak değil belki ama, baskısını kaldırmak bir derece gerçekleşebilir belki.

İnsanlığını çok abartma.

İnsan

I.
Ayakları üzerinde durmaya başlamasıyla -bu ne küstahlık abicim!- dengesini yitiren bir varlık insan. Hâlâ yalpalıyor, tutunacak bir dal arıyor... (O, ağaçtaydı, toprakta dal ne gezer!)
Baksanıza,
bulamadığı dalların yerine duvarları koydu bir de.

II.
Kavgalı olduğu biriyle, ortak bir çıkar ya da sorun karşısında hemencecik bir araya gelebiliyor. Çıkarlar paylaşıldığında, sorunlar çözüldüğünde yine ayrılıyor, sonra aynı nedenlerle yine bir araya gelebiliyor... Sonu yok.
Velhasıl, insan, çamur gibi:

Ne toprak ne su insan; hem toprak hem su.

III.
Başlı başına bir direnme eylemidir insan olmak. Değil mi ki zihin türlü çelişkilerle dolu, türlü güçlükler arasında var olmaya çalışıyor, bu böyle.
İnsan olmak bir ideal. Yani gerçekte böyle bir şey yok. Doğar doğmaz insan deriz ya doğana, yalan. Birilerinin "insan" dediği kimseler "insan" demedikçe o'na, bir varlık olarak kalır beden.
Bir bakıma, tanık ister insan; bir tanıklığa gereksinimi vardır insan olmasının belgelenmesi için. Belge dediğime bakmayın, birisine insancıl bir değerle birlikte yönelir yönelmez başlar tanıklık. Ekleyiverin geri kalan ideal insan davranışlarını...
Böyle böyle, zihnindeki iyi insan ile geri kalan davranışlar arasında başlayan gerilim, işte, direnmeyi gerekli kılar. Direnmesen olmaz mı? Bal gibi de olur. Kafandaki insan ideali yeterince sağlam değilse, sorun yok.
Evet, konu konuyu çağırıyor...
Bana kalırsa, iyi insan ve kötü insan yoktur; insan ve diğer canlılar vardır. Bu, insan olmayı önemli bir duruma getirir; ne ki bir tuzağı da kendine çeker böylelikle:
Çünkü -en genel anlamıyla- bir şey olmaya çalışmak, kopulmaya çalışılan şeyin ağırlığınca gerilim yükler omuzlara.

IV.
Yaratıcı olmaktan başka şansı olmayan tek canlı insan.
Yaratıcı olmak zorunda; illa sanatlarla olmak zorunda değil bu; ama gündelik yaşamı oluşturan bütün alanlarda, detaylarda yaratıcı olmak. İlla, farklı bir şeyler yapmak anlamında değil; ama bilinen davranışlar içinde olsa da, "yaratıcı" olduğunu, yani istese de istemese de dünyamızı biçimlendirdiğini kavrayarak.
Dün başına çok kötü şeyler gelmiş olabilir: yıldırma, yok sayılma, yoksulluk, tecavüz, istismar, türlü sefillikler...
Bugün, dünden kalan bütün o kötülüklerle ne yapacaksın, yoluna nasıl devam edeceksin?
Bilinen yollardan mı yürüyeceksin; yoksa bilinmeyen yeni yollar keşfetmeye mi adayacaksın gününü?

V.
Tanrı'yı yaratırken hiç zorlanmadım,
insan'ı yaratırken çok.

Yanlış Anlamak

Olur öyle şeyler, diye başlamak lazım.
Bir şey söylersin, o, kendi düşüncelerinin çeperinden hiç yan çizmeden karşılık verir. Kopamıyordur kendinden, dünyasından, o güne dek biriktirdiklerinden. Bir koleksiyoncu titizliğiyle saklamışsa anılarını, o anılarda sivrilen deneyimler elbette yanlış anlamalara yol açacaktır. Hiç kolay değil; bu gibi durumlardan neredeyse kaçış yok. Değil mi ki her birimiz farklı farklı yorumluyoruz hayatı, bu tuhaf yazgıda birleşmemek olanaksız.
Önemli olan, bunaltıcı olmayan bir şüphe duygusuyla yaklaşmak her şeye. Evet, istisnasız, her şeyden şüphe duymak. Karanlık olmayan bir şüphe; yer yer mizahi, ne ki her zaman açık sözlü, açık görüşlü.
Soralım kendimize:
Onun "söyledikleri"ne yaklaşabiliyor muyum?
Bütünüyle olmasa bile, kafamdakileri bir kenara bırakıp dinleyebiliyor muyum onu?
Yanlış anladığımı düşündüğüm şey ya da şeyler hakkında konuşurken, kendime ve karşımdakine "saf" bir yaklaşım gösterebiliyor muyum?
Evet, olur öyle şeyler, diye de bitirmek lazım.

İhanet

İki şey arasından daha değerli olanı seçtiğinde, o an değersiz olana sonradan verdiğin suçluluk borcu ihanet.

Sevgi

I.
Sevgi, başka bir varlığa yönelikse iyi; kendine yönelikse, saçma.

-Kıyma yoksa, bonfile alayım…

Sevgi, ilişki içerisinde ortaya çıkan, bazı bazı da filizlenen bir şey. Kendine yönelik bir sevgiden söz etmek için, insanda iki kişiliğin var olduğunu onaylamak gerekir. Böyle bir onaylamaysa, zihindeki iki düşüncenin birbirini tutması, birbirine sarılması demek... Sonsuz bir oyun, kovalamaca... Zihnin ürettiği iki kimliğin, sayısız ölçütü harmanlayarak vardığı, kurguladığı, bitimli bir gün devirme çığlığı.
Oysa sevgi varsa, "diğeri" yoktur.

-Bonfile de mi yok?
-Yok.

II.
Bir nedeni oldu mu, pazarlık konusu olabilen, satılabilen, ölçülebilen bir duygu sevgi; nedeni olmadı mı da, inandırıcılık gibi bir konuyu sırtlanıp yorgun düşen.

III.
Evrimsel, biyolojik tezahürlerine değinemeyeceğim, onca bilgim yok. Doğrudan deyivereyim:
Çoğu insanı sevmiyorum.
Çoğu insanın bir hamam böceğinden farkı yok benim için. (Böyle olması içimde bir suçluluk duygusu uyandırmıyor değil. Yine de, onlardan uzaklaşma ya da onları yok etme isteği içinde kalabiliyorum.)
Suyun akvaryumda,
balığın suda olmaktan başka suçu yoktu.

IV.
Bir insanı tanıdıkça, sevmemek olanaksız gibi geliyor bana. Tanımakla, anlamak demek istiyorum. Yoksa, adı sanı, geçmişi değil yani sadece. Bak, aklınıza kim gelirse gelsin... ondan nasıl bir zarar görmüş olursanız olun, "anlama" gerçekleşirse aranızda, sevginin ortaya çıkmaması olanaksız. Ama, anlamak için yapılabilecek hiçbir şey yok maalesef. "Anlamalıyım" yok. "Anlama" eyleminin kendisi, deyim yerindeyse, çörekleneverecek kalpte, kendiliğinden. İnsanın kendisiyle olan muhabbeti için de geçerli bu durum.
Her şey için deli gibi çabalamaktan, "kendiliğinden olan"ı mucize sanır olduk.

İslam

İslam, siyasallaşmak dışında bir seçeneği olması güç bir din. Kafası çalışanlar ya da üşengeçler anca işi oraya götürmüyor da, hem oruç tutup hem içki içebiliyorlar mesela. Anadolu müslümanlığı dedikler şey. Adam sığınacak bir şey arıyor, tamam biliyorum; ben de sığınıyorum bir şeylere, bir yerlere, insanız...
Ben, bol oyunlu bir dünyanın bütün bu saçmalıkları bitireceğini düşünüyorum.
Oyun ya, oyun... Eğlence. Eğlenmek. Yaratmak. Yazmak. Okumak. Dart. Playstation. Voleybol. Tiyatro. Sinema... say işte...

Oyun "zengin" işi tabii. Fakirim ne yapsın? Fakirlere oyun olarak islam kaldı tek, bir de fanatizmin türlü türlü halleri.

Mutsuzluk

Göz göze geldiğinde
dik dik bakar;

gözünü kaçırırsan
dayak yersin.

Acı Çekmek

Acı çekmek, iyidir; insanı duyarlı bir varlığa dönüştürür...
Acı çekmek, kötüdür; duyarlı bir insan başkalarının acısını çekmekten, kendi acısına kör olur...

Acı çekmek iyidir; sanat manat... Kafayı, en âlâsından zevkleri tatma olasılığına aralar.
Acı çekmek kötüdür; yoğunluğuna bağlı olarak, insanı zalimleştirir.

İyisi kötüsü, neyse... Şu dünyanın bir parçası olduğunu kanıtlarcasına, insana var olduğunu iliklerine kadar duyumsatır.

Kağıt

Buruşturulup
çöpe atılmadan önce
elbette yazılarınla, çizgilerinle
-bir karalamana bile razıyım-
dolu olmak isterim.

Bizde cehennem
hiç dokunulmamış olmak.

Bando

Bando takımına seçilmiştim ilkokuldayken... 
Seçilmek mi?
Bando takımının davulcusu hastaydı. O zamanlar şişman bi' çocuk olduğumdan, bir de sevdiğim kız -ah tapıyordum ona!- bandoda bi' şeyciydi işte, atlamıştım hemen birisi aranıyor denilince.
Çocuğun evine gidip bando kıyafetlerini almıştım. 23 Nisan mıydı neydi, zaman kalmadığından bando eğitimi görme olanağım da yoktu.
Her neyse, Gökçe'yle aynı marşın notalarında güm de güm vurup durmuştum davula. Onun bu Afrika dansından haberi yoktu tabii, olmadı da; başarılı çocuklarla arkadaşlık yapıyordu sadece. Düşünsenize, aynı sınıftaydık ama, bir kez olsun bana adımla seslendiğini hatırlamıyorum. Canı sağ olsun...

Aşkın en gümbürtülüsü çocukken yaşanıyor.

Sivas Katliamı

Bir videoda izledim: Herifler itfaiye aracının önünü kesiyorlar otele yetişemesin de kıyım sürsün diye...
Hayal bu ya: Bir düğme olsaydı, o yıllarda Sivas'ta, bugünlerde İstanbul'da, nerede olurlarsa...
Bilmem nerede yüzleri, sözleri nefret kusan bu canlılardan varsa... hayal işte... düğmeye basınca ortadan kalkacak bu adamlar, yeryüzünden silinecekler, puf! diye! 
Yok, hayır, acı istemiyorum, acı duymadan gitsinler, yeterince acı yaratıp başta kendilerini sonra bütün bir toplumu zehre boğdular zaten...

Acıma? Anlama? "onlar'la aynı seviyeye inme/eşitlenme?" 
Geride kalanlar?
Olayın arka tasarısı?

Bir saniye tereddüt etmezdim, basardım o düğmeye!

Türkiye

I.
Çocukluğu travmalarla geçmiş bir insan gibi Türkiye. Acı çekmekten, kendisini diğerinden ayıracak sınırları koymaya bir türlü varamadı eli.
"Burası Türkiye!"
"Vallahi, bu memlekette her şey olabilir..."
"Normaldir!"
Bunlar her gün duyduğumuz laflar...

Sınırlara ihtiyacımız var.
Aklı ve bedeni bir arada tutacak sınırlar.
Dosta düşmana, 
"Bana aklına estiği gibi davranamazsın!" diyecek bir sınır düşüncesi. 
Sonra düşüncenin bedenlendiği kelimeler, ve heyhat, nihayet, eylem!
Memlekette de, kafalarda da, geçirgen her şey, ve belirsiz, ve üst üste yığılmış durumda, olsun...
Sınır yoksa, memleket de yok, benlik de.

Sınırların olmadığı bir hayat?
-Taze bitti yeğenim!

Memleketi işe yaramayan ilaçlarla (şikayet, fanatizm, gurur) uyuşturmadan iyileştirebilmek için, ilk adım, yakın uzak, akraba yoldaş tanımadan
"Orda dur!" demek, yüzüne yüzüne.

Bazen bir sınır koyalım diye, yok yere incittiğimiz insanlar, insan toplulukları da olacak elbet, eh, ne yapsak...
Hatasız [dur] olmaz.

II.
Solu tutmuyor, sağ ile idare ediyoruz.

III.
"Düzen bozuldu," diyorlardı 4000 yıl önce de. İnsan, çağına düşmüş, tüm bir evren küçük bir çeperde mal. Her şey yozlaşır, tutabilene aşk olsun, dağılır gider her şey: aşklar, ülkeler, saman yığını...
Türkiye'nin neyi fazla?

Yaşlanmak

Yaşım kırkı geçti. Artık rahatlıkla "gençler" diyebiliyorum bir nesle. Öyle çok da deneyim biriktirmediğimden (şimdiki zaman şövalyesiyim) olacak belki, olgun bir tip değilim sanırım. Olgun, yani nerede nasıl davranacağını ustalıkla bilen anlamında. Eh, bazı şeyleri ister istemez öğreniyor insan tabii.
Babam 79 yaşında ölmeden birkaç hafta önce, "...Biliyor musun, hålå yirmi yaşında hissediyorum kendimi," demişti de, gülüşmüştük bu hale.
Diyeceğim, yaşlanmak öğrenilen bir şey; yoksa asla ruhla bedenle falan saptanan bir şey değil.

Evet, tuhaf bir güzelliği var zamanın.

Kitap

Yanınızda size kalbini, kafasındakileri dürüstçe, eğilip bükülmeden anlatan bir "insan" varsa, şanslısınız, çok şanslısınız.
İnsanın yanında kitap, çok ama çok hafif bir öğrenme nesnesi olarak kalıyor.
O -o insan- anlatırken hem kendinizi, hem de onu keşfediyorsunuz. Müthiş bir "serüven"!
Değil mi ki "gerçek"le besleniyor, bu yüzden -yakında yeniden başlamak üzere- sonu muhakkak sevgiyle bitiyor.

Rüya

Düşünmek ile rüya görmek arasında yapısal olan hiçbir fark yok.
Birincisini bilinçli bir şekilde yaptığımızı düşünüyoruz, ikincisini ise "gördüğümüzü".
İkisi de, hayatı kelimelere, simgelere ve resimlere dönüştürerek anlama çabası.
Anladıkça daha çok anlam,
anlam arttıkça insanın kendisini daha çok güvende hissetme hali.
Bu ka'.

Sevilmeyen

Zihinde bıraktığı iz hoşa gitmiyorsa, sevilmeyen diyoruz o varlığa. İzin bedendeki tadına göre gelişiyor seçim, yönelim. Bu aşamada, uğraş vermeye, var olmaya yönelik tutkunu dizginlemen bir işe yaramıyor. 
Çünkü biliyorsun, gizemi insan yaratıyor; her konuda bir eğlence istiyor canlar...
İyi de, hiçbir şeyin bozamayacağı bir sessizlik var, çok yoğun; iletişimi kesip darmadağın ediyor her şeyi. 
Yalnızlık değil bu; yine de kibirli sanılıyor, cüretkâr deniliyor o hâli yaşayana.

Halbuki bilgelik çocuk işi.
Sen, üzerinde başarının ve yenilginin lekesini taşımayan bir rakiple nasıl aşık atabilirsin ki?

Kar

Bir güzelliği var, vardı daha doğrusu, çocukken, koşar oynar yerlere atardık kendimizi, saatlerce; bitmeyen bir gün, beyazlıktan ya da okul tatilinden ibaret olmayan bir şeydi kar.
Sonra, bir şeyin anlamı kafada bir kez dağılmaya görsün;
işte, artık -sadece- aklımla seviyorum onu, buna sevmek denirse tabii.
Sevgi bir kez akla hapsolmaya görsün...

Geçiyor

Geçiyor her şey,
sen durunca;

duruyor her şey,
yakından bakınca.

Ter Kokusu

Bugün çamaşır asıyordu annem. Ben de eşek kadar bir erkek evlat olarak yardım etmeye basladım ona. Çamaşırları silkeliyorum o katlamadan. Kollarımı hızlı bi' şekilde hareket ettiriyorum işte. Tam o anda aldım o kokuyu, feci bir ter kokusu... Deodorant kullandığımdan, bir de "ben ter kokmam" şiarımdan olacak, hemen annemden geliyor bu koku dedim; ta ki duş almak için banyoda soyunmaya başlayana dek... O koku...
Günahını aldım yetmiş yaşındakı kadının.
Hoşlanmadığım bir şey olunca bunu hemencecik karşımdaki insandan bilmem ilk değil. Birçok kez yaşadım bu hali. Pişmanlık yaşasam da sonradan, ne yazık ki yineliyorum böyle peşin hükümlü davranmayı.
Evet, önyargının bir de arkası var.

Barış

(Öncelikle belirtmeli, ben bir barışsever değilim. Yani aşağıdaki kısa yazıda söylenenleri yapmıyorum. Savaşmaya olan inancımdan değil; savaş, hayatım boyunca -ve gündelik yaşamımda da- kaçınılmaz bir şekilde kendini dayatıyor. Ben düşmanı yıkmayı seçiyorum.)
Silah kullanarak gerçekleşmesi olanaklı olmayan bir hâl barış. Kullanmayayım, silahlarım hazır bulunsun, yıldırıcılık olsun diyorsan, yine geldin naneye, yanacaksın. Silah ister depoda, ister elde dursun, fark etmez. Önce, silahlar yok edilecek. (Silah deyince aklına ne geliyorsa: ego mego dahil.)
-Silahım olmadan evimi, yurdumu nasıl koruyacağım?
O zaman başka, hı? Sonsuza dek bir koruma kollama kafasıyla yaşayıp gidersin...
-Ama bizimki haklı bir dava değil miydi?
E karşındaki de öyle diyor... pazarlık yok.
Eğer gerçek bir istekse barış, ölürsün de onun için, ama asla öldürmezsin.
Barış istiyorsan, barışacaksın, barış için bir şeyler yapacaksın, harekete geçeceksin...
Bu mini denemeyi bin yıldır dile getirilen şu kısa formülle bitirmek fena olmayacak:
İncitme,
öldürme.

Geçmiş

Bir ağırlık bilimi.

Kıç

Kendimi osuruktan nem kapan patenci kıçı gibi hissediyorum. Bilirsiniz güzel bir çıkıklığı vardır...
Hayatın kontrol edilemez olduğunu anlayan kıç artık yelkenler fora demiş ve bütün hatlarıyla ortaya çıkmıştır.
Sonuçta bir organ olduğunu bilir; ama bundan böyle,
bir organdan daha başka bir şey olduğunu da.

Yakalamak

Bazen kendimi bir şeyler yaparken yakalıyorum. Evet, yakalama lafı çok uyuyor o anki duyguya. Bir söz ettikten ya da bir hareket yaptıktan hemen hemen birkaç saniye sonra gerçekleşiyor genelde. Birisiyle konuşurken örneğin, o güne dek hiç söylemediğim bir şeyi söylüyorum ya da laf farklı bir üslupla çıkıveriyor ağzımdan. Etkilendiğim birisinin konuşmasına benziyor mesela.
Etkilendiğim kişiye duyduğum sevgi ya da nefret önemsizleşiyor o sırada. Bir bakmışım, ben, o oluvermişim.
Küçük bir aydınlanma hali sanki bu yakalayışlar. Zihnimdeki ben'in kolektif zihinden/yapıdan ne kadar çok beslendiğini; kimliğimin, kuşatıldığım çevre tarafından ne kadar çok etki altında olduğunu fark ettiğim anlar.

Bir kez daha görüyorum ki,
"düşünce" seçiyor yaşamımı, "ben" değil.

İrade

İrade mi? Bakın anlatayım... Geçen yıl sigarayı bırakmaya çalışırken boğazıma kaçmıştı "bu". Doktorlar çok uğraştı çıkarmak için. Çıktı, fakat o kadar içime oturmuş ki, doktorun kullandığı güç bu kez de kulaklarımı tıkadı. Neyse, o kadar da önemli değil…
O günden beri iradesizim, evet.
Onu, kliniğin oradaki çöpe atarken duyduğum coşkuyu görmeliydiniz.

Zihin

İnsan düşünen bir varlık. Hatta, düşündüğünü bilen bir varlık olduğu da söyleniyor değil mi... Güzel. Ne var ki, insanda bir düşünen yan olduğunu söylemek, beyinde, düşünceleri yöneten, yönlendiren bir merkezin de (ruhun) olduğunu var sayar. Ruhun varlığı ya da yokluğu ilgilendiğim konunun dışında kalıyor. Burada niyetim tanrı düşüncesini tartışmaya açmak değil. 
Vurgulamak istediğim, çeşitli düşünceler arasında bir seçim yaptığını söylediğimiz düşünenin kendisinin de bir düşünce olduğu. Kronolojik zamanla ölçülemeyecek denli hızlı işleyen beynin, yabanıl bir dünyayla baş etmek için kendisine bir düşünen yaratması doğal karşılanabilir. Burada, görüyorsunuz ben de birinci tekil kişi ağzıyla konuşuyorum; fakat bu kabullenişin, sadece anlaşmada bir kolaylık yaratması için olduğu açık.
Düşüncenin doğuşunu, ortaya çıkıp kayboluşunu izleyince, bunun, düşüncelerdeki canlı var oluş isteğiyle gerçekleştiğini görmek olanaklı. Yaşamın kontrol edilebilirliğine inanmak için yaratılan düşünen, yani ben düşüncesi, beyinde doğup ölen diğer düşüncelerin tanıklığında, kendisini diğer düşüncelerden ayırır. Görülen, her düşünce zerresinin yapısında vardır gerçekte.
Her şey var olmaya çalışır. İstek, var olma eyleminin görünen bölümüdür.
Düşünceyle, var olan başka bir yapının arasında özsel bir fark görmek olanaksız gibi görünüyor.
Düşünenin olanaksızlığı, özgür istenç düşüncesiyle çatıştığı gibi, yargı erki ve psikoloji bilimiyle de çatışır. Buna göre, suç ve tanrı kavramları yeniden ele alınmalıdır.
Eğer bir düşünen yoksa, eylemi yapan kimdir, öyle değil mi? Suçlayacak bir kişi olmazsa, suç nedir? Suçluluk yoksa, günah nedir?
Nihilizme ya da anarşizme gönderme yapmıyorum.
Zihnin, düşüncenin yapısını, işleyişini görüp, bu büyük "düşünen" yanılsamasından kendisini kurtarması dışında insanlık için aciliyet taşıyan bir konu yok.

Aşk

I.
Bir şeyi
çok şey görmek aşk.

Böylece,
bir şeyden
çok şey beklemek.

Sonuç:
Bir şey uğruna
çok şeyi yitirmenin eşdeğerli acısı.

II.
Bir kelimeye düşsen yanına alacağın üç harf.

III.
Bir sözle, bir dokunuşla, bir acıyla...
geçiyorsa zamandır;

geçmiyorsa,
aşk.

Kısa Yazı

Kimi yazarlar kısa yazılar yazdıkları için, kimileri de çok uzun yazdıkları için eleştiriliyor. İncesi, kalını derken kitaplar için de bu tutum alınıyor.
100 metre koşan bir atletle, 400 metre koşanı karşılaştırmaya benziyor böylesi.
Oysa yazının kısalığına uzunluğuna değil, içeriğine bakmalı.
Yazar, anlatmak istediklerini yazarak okura ileten kişidir. Söylediklerini beğenirsiniz, beğenmezsiniz o ayrı konu.

Bir yasa yok ki:
Bazen bir cümle çok şey anlatır, bazen birçok cümle bir hiçtir;
Bazen bir cümle az şey anlatır, birçok cümle çok şey.

Şey'leri birbirleriyle karşılaştırmayı biraz olsun bıraksak...

Gelişme

İnsandaki gelişmeden bahsediyorsak, içgüdünün zaman içinde başka başka formlarda ortaya çıkan görünümleridir derim ona.
Uygarlık, insan içgüdüsünü çoğu zaman görünmez kılabiliyor çeşitli araçlarıyla. Böylece biz de, o şahane aklımızla bedenimizdeki milyonlarca yıllık mirası yadsıma ya da boş verme ayaklarında kibir biriktiriyoruz çocuklarımıza.

"Kıskancım, şiddet doluyum, öfkeliyim, güçsüzüm, yalnızım..."

Akıl iyi bir şey; ama her şey değil...
Denizi bir damlacık suyla boğamazsınız.

Ün

Andy,
artık hepimiz her yerdeyiz...
Facebook, Twitter, Instagram, Periscope, sözlükler...
Herkesçe tanınmıyorsak da, herkesçe izleniyormuş gibi yaşıyoruz, hepimiz özne, hepimiz özeliz.
Anlayacağın, işler değişti Andy!
Hadi, bu kez ümidimizi değil, korkumuzu vur yüzümüze:

"Herkes bir gün 15 dakikalığına [sıradan] olacaktır."

Bir Şey

Bedenle kurulan sahiplik ilişkisi ilginç: ellerim, ayaklarım, yüzüm, kalbim, kemiklerim diyoruz örneğin. Duygularla ve düşüncelerle kurulan sahiplik ilişkisi de ilginç: düşüncelerim, kıskançlığım, öfkem, sevincim diyoruz... Bu sahiplik ilişkisini ortaya çıkaran etkenler nedir merak ediyorum. Bir bedende ya da bir zihinde tutsak olma duygusunun sonucu mu acaba? İlle de bir şeylere sahip olma güdümüzden mi? Sahip olma isteğimizi eleştirmiyorum, onu görmeye, yakınına sokulmaya çalışıyorum.
 Kendimi bildim bileli düşünce, düşüncenin işleyiş biçimleri ilgimi çekti. Sanırım kendini bolca eleştirmenin tek yararı diğer insanlara göre düşünce üzerine daha çok eğilmek. Düşüncenin yasaları var mıdır? Düşünce iyilik yaratabilir mi? Bunlar yanıtsız sorular olarak duruyor belleğimde, -hâ-lâ!
Sözlerim birçok eleştiri süzgecinden geçtikten sonra çıkıyor ortaya. Doğru yazmakla yanlış yazmak arasındaki denge tam sağlanamadı. Bu bir itiraf değil; acı duyuyorum ama bir itiraf değil. Somut olanla soyut olan arasında bocalayan bir zihinle yola koyulmaktan memnun değilim. Ne ki elden gelen bu. Basit bilgeliğim dosdoğru yaşamamdan ortaya çıkıyor, asla tembellikten değil. Önemli ile önemsiz arasındaki farkı, yaşarken biliyorum, düşünürken değil. Düşünceyle somut dünya arasında bir ayrım yapmak isteyen yanımı görmezden gelemem. Belirsizlik yazgı gibi geliyordu bir süre öncesine dek, şimdiyse üzerinde doğrulduğum somut bir varlık.
Saldırganlıktan uzağım. Saldırgan insanları anlayışla karşılamak sadece bir fikir. Onlardan uzak duruyorum; ve kendi saldırgan yanlarımdan da kaçınıyorum, görmezden gelmeden. 
Ciddiliğim, nerede ne yapacağını bilememekten kaynaklanıyor. Usta işi insan ilişkilerine nefretle bakıyorum. İyiliğin savunuculuğunu yapıyorum her zaman. İyiliğin ne olduğunu zihnimle değil, bütünsel bir sezgiyle biliyorum. Zekânın baş tacı edildiği alanlarda maddenin yüceltilmesini tiksindirici buluyorum.
Saldırganlıktan uzak olduğumdan mıdır, arkadaşlarımla arama mesafe koyuyorum örneğin, ve bazen bütün insanlarla arama bir mesafe koyuyorum. Çoğu zaman utanarak yaptığım bir şey bu. Onların sevgiyi hak etmeyen yanlarını görmemem gerektiğini söyleyen kışkırtıcı öğretmen. Söz dinlemeyen ve övgüyü hak etmeyen bir insanım ben. Hiç kimsenin övgüyü hak ettiğini düşünmüyorum. Yapıp ettiklerinden gururlanan bir insanla nasıl bağ kurabilirim, nasıl onunla arkadaş olabilir, kötü zamanlarında yanında olabilirim ki?
Kim bir yarar görmeden kötülükle savaşmaya adar kendini, kim? Özgeciliğin çok bencil bir tadı var gerçekte.
Düşünceliliği öne çıkarıyorum; Ne ki her an, düşünceliliğin kırılganlığı beslediği sofraları yıkmam işten bile değil.

Kırılmak

Toprağa iyice kök salmamış, gövdesi zayıf ya da çürüklerle dolu bir ağaç, rüzgârla eğilir, rüzgâra eğilir. Çok eğiliyorsa, bir nedeni var: ...