Saksı Çiçeği

Bir sahibe ihtiyaç duyuyor saksıdaki bitki. Suyu verilecek; toprağı eşelenecek, gerekirse değişecek; kurtlardan böceklerden temizlenecek; güneşi, ışığı gözetilecek... O bitimsiz, o bereketli vatanından alındıktan sonra görünüşte aynı gibi dursa da, sahibine bir yoldaş, eve, parka, meydana bir süs olmaktan öteye geçemez artık.
İnsan gibi nesneleşmiştir, köksüzdür.
Sınırlı bir alanda büyüdüğünden kökleri zayıf, özgürlüğü elinden alınmıştır artık. Dağlarda, ormanlarda saldığı kokunun, bulunduğu yere kattığı renklerin esamisi okunmaz; değil mi ki aldığı kadar veriyordur, artık bir hesap uzmanı, bir muhasebeci gibi işlemeye koyulmuştur organizması.
Hesabınızı iyi yapın.

Bitki

Bir yerden başlamak gerekli. Bir hikâyeden, bir günden, bir anıdan... Öyle mi dersin? Ya bunlar belli belirsiz gölgeleriyle belleğinde uçuşup duruyor da hiçbir zaman bir bedene kavuşmuyorlarsa? Azgın bir düşünme biçimi pişman olmak. Pişman olmaktan pişman olmak sonra... Ve sonra pişman olmaktan pişman olmayı yazıya dökmekten pişman olmak. Hiçbir simgesel yazma yolu bu işkenceden kurtaramaz beni. Hiçbir yazı ekmeğin yerini tutamaz.
Evden çıkacaktım; yürüye yürüye Çemberlitaş, Beyazıt... belki başka yerlere de giderdim, bilmem. Sekiz ay süren sınırsız bir özgürlüğüm vardı ne de olsa. Bütün İstanbul ayaklarımın altındaydı. İstanbul olmuştum ben de; onun gibi karmakarışık ama yine de tuhaf bir huzur içinde.
Günler birbirine ne kadar da benziyor. İnsanların birbirine benzemesi gibi. Hayatı tekdüze bir hale getiren insanın kendisi değil mi? İnsan dünyayı zihniyle görmek zorunda olduğu için tekdüzeliğe mahkum değil mi? Nefes alıyorum işte, nefes veriyorum. Al, ver, al, ver. Uyan, uyu, uyan, uyu. Git, gel, git, gel.

Ahbaplar yakınlar duyarlı, nazik bir insan olarak bilir beni, bazen de huysuz ve çekilmez. Nasıl bir insan olduğum hakkında düşündüğümde bir arpa boyu yol alamadığımı belirtmeliyim.
Sanki bir bitkiyim ben: İnsanlığımdan önce bir bitki, insanlığım sırasında bir bitki, insanlığımın sonrasında bir bitki: marul, domates, çimen, ağaç, karpuz, adaçayı... kontrol düzeneği olmayan, kontrol etmeyi de kontrol edilmeyi de kabul etmeyen. Kabul etmek? Bir isyan var sanacaksın bu kabul etmemede... yok. Sadece bir sürecin adı o.

Bir bitkiyim ben. Önce yaprakları dile gelen. Yani hayat karşısında bedenim zihnimden önce davranıyor, doğruluyor her zaman. Zavallı beyin, öne çıkacak bir fırsat bulamadı yıllardır; bundan sonra da zor böyle bir şey. Dünyayım ben. Kötürüm bir zihinle yaşamaya çalışan bir bedenin hikâyesinde kusur bulmak ne kolay!
Olmadığım gibi olmayı özledim hep. Bir peygamber olmayı istedim, tüm insanlığın kutsadığı bir peygamber. Acı çekme cesaretini bulamadığım için peygamberlikteydi gözüm. Her zorluğa verilecek olağanüstü yanıtı olan bir peygamber. Doğum ve ölüm döngüsünü aşamayacağını anlayıp da hayatını iyiliğe adayan biri. Halbuki, iyiliğin ne olduğunu sorguluyorum gençliğimden beri.
Gerçek şu ki, işin teorisi, iyiliğin kendisinden daha çok ilgimi çekiyor besbelli.

İntihar

İntihar bir cesaret eylemi değildir; bir cesaretsizlik eylemi hiç değil. İntihar, "benden bu kadar," demenin doğaya tümden karışarak gerçekleşen bir çeşididir bana kalırsa. Acıyla baş edemeyen zihnin artık cesarete ihtiyacı kalmıyor.
İntihar, bir bakıma, canın acıya teslimiyeti.

Görsün Diye

Kendime bir tanrı yarattım, bana hayır deme ihtimali olmayan bir tanrı.

Sana bir tanrı yarattım, her istediğini gerçekleştirmeyecek bir tanrı.
(Çünkü seni çok seviyorum.)

Bir de, tanrıya bir ben yarattım; iyilikten kötülüğe bunca çabuk
nasıl geçilirmiş, görsün diye.

Edip Cansever

Bir "hayal" için:

Edip sana "abi" demem, açlığımız açıklığa.
Hiç bitmeyecek gibiydi o günler, kitapları ceplerimizde paralandı, bazı şiirleri defalarca okunmaktan sayfalar yıprandı, leke tuttu; olsun, anılara yer bırakmadık. Çünkü anılarımız yaratılırken biz orada yoktuk, şimdiki zamanın ağırlığı vardı yalnızca, tutkulu, acımasız, yarınsız, tehlikesi bundan, teri soğuk.
Kim derdi ki, şiir olmadan da yaşanır günün birinde, elde konyak, Beyoğlu'nun arka açıklıklarında, parklarında iki dostun birbirini onun şiirleriyle yıkaması, kim derdi ki geçer!
Haklıymışız, geçmiyormuş...
Bak, mantı da yenir, lahmacun da, bunlar, kara derili bir başkaldırının ameliyatı. Acıma yok; dokunduğunu aşındırmaya meyilli bir ruhum olduğunu söylemiştim sana. Şimdi anladın mı, burada "edebiyat yapmıyoruz", ölüyoruz, tasavvurla alt edilemeyen.

Salıncak istedin tanrı'dan,
o zaman baş dönmesine hazırlıklı ol!

Din

I.
Kültürel bir şey din. Londra'daki kırmızı çift katlı otobüslerin kültürel bir nesne olmaları kadar kültürel. Kültür ne? İnsanın yaşattığı değerler, gelenekler, düşünceler toplamı. Evet, insanın yaşattığı bir şey din de; işine yaradığı müddetçe elinde tutuyor onu.

Dini insanın yaratmış -hadi bulmuş diyelim- olmasına gücenenlerin olduğunu gözlemliyorum. Oysa bunun, inananlar için gurur verici bir şey olması gerekirdi. İlginç.

II.
Hayatta kalmak ve "düşman"larını alt etmek için sarsılmaz temellere ihtiyaç duyuyor insan. Din kurucuları, getirdikleri ilkeleri ve yasaları daha çok ölümden sonrasına bir hazırlık olarak tanımlasa da, özünde insanın bütün yaşamına destek oldukları savındalar. Yaşamını temellendirebileceği bir kurallar, iyilikler, kötülükler bütününü en kolay ve basit bi biçimde dinlerde buluyor insanlar. Yadırgamamak lazım.
Bütün dinler, kendini güvende hissetme garantisi veriyor inanacak olan kişilere.
İnanıp hâlâ kendilerini güvende hissetmeyenlere yobaz diyoruz. Onlar, bütün dünyayı istiyor!

Tanrı, kötüleri de sever; iyi olacağım diye yıpranıp, kıymayın kendinize. Kötülüğün daniskası esas bu olur.

Yok

Güneş var,
ağaç var;

ağacın gölgesi yok.

Boşluk

Iyk! (özür dilerim.) Boşluk karşısında gösterilen bir tepki, ayar rötuşu bu. (Boşluğun karşısı olur mu o ayrı konu elbette.) Günde kaç kez ıyk'lıyoruz bilemem: belki on binlerce... fakat her an fark etmiyoruz bu tepkiyi.
Demem o ki:
Bir zemin arayışı var insanda, üzerinde doğrulsun diye. Oysa, gerçek, hiçbir zeminin olmadığı. Iyk! Bunu olumsuz bir durum olarak nitelememeli. Zeminin yokluğu bir duygu oluşturuyor sende ve her insanda. Sonra türlü türlü kaçış nikahları kıyılıyor vahşice. Oysa, baksana, nasıl da yaşa beni! diye... Iyk! (of...) Bağırıp duruyor garibim, ermiş çiçeğim. O boşluk benim. Iyk! O boşluk... sensin.

Şair

Başka'sına ulaşabilmek için, -olanlara ek olarak- kendisine yeni bir dil yaratmak zorunda kalan kişidir şair: Eski sözcüklerden yeni bir dil. Eski anlamlar yeniyi karşılamıyor çünkü; eski anlamlarla rahat etmek olanaksız. Suskunluklarının nedeni bu, ikide bir şaşkın şaşkın çevreye bakmalarının da...

Akıllarındaki yalım önüne gelen her şeyi yakıyor.

Özgürlük

Odağı olmayan, bütünsel bir ilgiyle gözlemlemek… Herhangi bir yöntem yok. Bir yöntem kullanırsak, bu, zihnin görme yeteneğini köreltecektir. Yaşarken, önceden belirlediğimiz bir dizgeye uymayı reddediyoruz. Bütün görme yöntemlerini yadsıyoruz. Yöntem, yapılanma ve kaçınılmaz olarak körelme demek. Sadece bakmak istiyorum. İşe kendimle başlamıyorum, bu gereksiz olurdu. Herhangi bir kıvılcım başlatabilir hareketi. Rüzgârın yüzüne vurduğu an, yapıların bir örnek tipleri, insan sesleri, dilenen annesinin kucağında üstü başı sökük içinde bir çocuk, bir otobüsün çıkardığı homurtu, yıldızsız gece, uzun topuklu ayakkabılarıyla zar zor yürüyen aşüfte… hiçbir dizge, çaba yok. Sadece dinlemek ve görmek var. Tek edim bu. Sıçarken duyulan aralıklı osuruk sesleri, sabunun üzerine yapışmış bir kıl, camdaki buğu, gözdeki büyü, kalpteki kin, bir kalıp olmaktaki utanç... Bir insan olmaktan uzağım o anda. Gören bir kişi olmaktan da uzak... ve bu durumun bir paradoks olduğuna giden yol, kapalı. 
Zaman yok. Böylece, başı ve sonu olmayan bir hareket var sadece.
Mümkün olan tek özgürlük de bu.

Tanrı

I.
Basit bir şekilde ele alıp, önce ne olmadığını araştırmak gerek:

Tanrı, bir sözcük değildir;
Tanrı, -gökteki- bir şey değildir;
Tanrı, -her yeri kaplayan- her şey değildir (masa örtüsü?).

Tasavvur edilebilen (imgelenebilen) bir şey tanrı olamaz. Nokta.

II.
Tanrı deyince hemen atlıyorlar, onun adı Allah diye... Kim koydu bu adı ona, kendisi mi? Böyle seslenmezsek her yerde olan kulakları duymayacak mı bizi? İşleri yoğun da, adını işitince mi kulak kesiliyor tek?
Ya da, siz koydunuzsa bu adı, utanmıyor musunuz onu adlarla oyalamaya?

Ona, "o" demek bile ayıpken...

Açıksözlülük

Çoğu zaman bir erdem olarak görülmesine karşın, insanlığa büyük zararları olan bir erdemsizlik de olabilir bu davranış. Arkadaşlarıyla, ailesiyle ve giderek bütün bir toplumla ilişkisini açıksözlülüğe yaslayan kişi bir süre sonra ister istemez çevresinde bir korku duygusu uyandıracak ve dışlanacaktır. Burada, kendince cesaretlilik yapıp da iletişim kurduğu insana zihninden akan bütün düşünceleri ileten kişi düşlerindeki “iyi insan” imgesine katkı yapmakla birlikte; karşısındakinin üzülmesine, tedirgin olmasına ya da korkmasına yol açıyorsa, yarattığı “ben böyleyim” dikbaşlılığına sığınmasıyla gerçekte kendisini yaralar.
Açıksözlü olmanın gerektiği yerler olduğunca, gerekmediği yerler de vardır; kimi zaman bir erdem, kimi zamansa insana dangalaklıktan öte bir nitelik kazandırmayan zamanlar da.
Tutturduğu "açıksözlü" iletişim yoluyla, kalbe seslenmeyi acıklı bir tonla boğan insanları elimizin tersiyle itmemeli; ama tufaya gelmeyip, açıksözlülüğü bütün insancıl manevraları yapabilecekleri bir alan olarak kendilerine ayırmalarına da izin vermemeli.

Tı-pış Tı-pış

Kafası allak bullak olmuştu kafedeki insan seslerinden. Yazı yazıyordu sözüm ona; ama bu çıldırtıcı sesler, uyuşturucu sesler, tedirgin edici...
O dakikaya dek yazdıklarına baktı şöyle bir:
Koca bir hiç.
Kalem kutusunu çıkardı çantasından; bir silgi aradı, bir kalemtıraş, bir sevinç aradı; çantasına koydu kalem kutusunu.
Küçük makyaj kutusunu çıkardı çantasından; bir ruj aradı, bir rimel, bir sevinç aradı; çantasına koydu küçük makyaj kutusunu.
Birkaç cümle daha yazdı deftere. O dakikaya dek yazdıklarına baktı yeniden:
Bir hiç!
Bir hiç?
O zaman, aklını çıkardı kafasından; bir insan, bir sıcaklık, bir sevinç?
Bu kez, aklını koyacak bir kafa bulamadı bir daha, -aklını koyacak o kafayı.
O da bırakıp kalabalığı arkasında, azgın bir köpeği gezdirir gibi gezdirdi onu, her yerden hiçbir yere,
hiçbir yerden her yere,
tasmasını sımsıkı tutarak,
tı-pış tı-pış,
tı-pış tı-pış.

Kırılma Noktası

Noktalar içerisinde bir noktanın en belirgin olduğu yer. Hafif bir dokunuşla kırılabileceği gibi, çok sağlam, direngen de olabilir. Fakat, sağlamlık kimi zaman direnç göstergesi gibi algılanacağından, her zamankinden daha fazla bir gücü üzerine çekebilir.
Bir şaşırtma yöntemi olarak, belirgin olan noktanın yanına aynı renkte/nitelikte başka noktalar kondurmakta yarar var. Bunu da sezerlerse, yapacak bir şey yok.
Kırılsın -o zaman-, iyidir.

Birdenbire

Anlaması güç, anlatması -daha, anlaması güç olduğundan- pek çetrefil:
Ama biliyorsunuz, "Her şey birdenbire oldu". Bizim gibiler, rüyaları olan balıkları anlayamaz, bir akvaryumun içinde, yüzyıllardır değişmeyen, masum balıkları.
Herhangi bir hareket yok ki, başka bir harekete yol açmasın. İşte, yoluna çıkan bütün güzel ağaçları deviriyor; "Ne kadar da gerçeksin!" diyor sonra, sanki her şey birdenbire olmamış gibi, ne kadar basit, ne tekerrür!
Hep aynı şey, yaşadığın, yaşattığın; acımasızlık, sorumsuzluk, sorunsuzluk, duvara bakan gözler, duvara toslayan, sonunda duvar olan.
Yaşadığın, sonsuz'u "bir an"a sığdırma telaşından.

Sıkılmak

İnsan bi' şeyler yapacak tabii. Zihin duraksız işlemede çünkü. Açgözlü, arayan, eleyen, doyumsuz bir zihin. İnanın bütün insanların durumu aynı. Hani, bir akşamüstü ay ışığında, gözleri kapalı yarı uykulu pinekleyen adamın kafası da türlü gelecek senaryolarıyla cebelleşmekte. Elbet cırcır böceklerinin sesi zihnin hayhuyunu bayağı bir almakta olduğundan, huzur baş rolde görünüyor.
Bence, sıkılmamak için gösterilen her çaba sıkıntının artmasına yol açıyor. Zaten, hoşa gitmeyen durumlara güç ya da irade kullanarak yaptığımız her müdahalenin sonunda hüsran var. O zaman her şeye boyun mu eğelim? Hayır. Boyun eğmek yok, ama ondan kaçınmak da yok. Örneğimiz üzerinden gidersek, sıkılmak bir olgu; onu binbir çeşit uğraşla istediğimiz kadar yok sayalım, hep geri dönüyor; çok sırnaşık, çok.
Bana kalırsa, sıkıntının kollarına bırakmalıyız kendimizi, bir his olarak derinlikli bir şekilde yaşamalıyız onu. Yaşayalım ki bize içini açsın, gizlerini, nedenlerini döksün ortaya. Ona bir şans verelim.

Çünkü anlaşılan şey, yinelenmez bir daha.

Kim?

-Kapı çalınıyor. -Bakıyorum. ... -Kimmiş? -Seni sordu biri. Yok, dedim. -Kapı çalınıyor. -Bakıyorum. ... -Beni mi sordu...