Yanılgı

Kola içip sigara tellendiriyordum az önce. Bu arada başımı öne eğmiş, kola kutusunun üzerindeki yazıları okuyorum. Şirket adı, üretim yeri falan: Eskişehir Mahallesi, bilmem ne sokak, bilmem ne şehir... bi' sorun yok. Üretim yerinin Eskişehir Mahallesi olması ilgimi çekiyor. "Yahu bu kola Eskişehir'de mi üretiliyor şimdi?" diye soruyorum kendi kendime. Eskişehir Mahallesi ya... Neyse, adresi yeniden okuyorum: Esenkent Mahallesi yazıyormuş... İşte, birkaç saniye süren bir olayın içindeki birkaç saliselik yanılgı.
Bu yanılgıyı, geçici körlüğü alın, bir insanın yaşamına tastamam (cuk!) diye oturtun; ya da ne bileyim, kapıldığı bir yanılgıdan paçayı kurtaramamış bir insanı düşünün... Nedir insanın o andaki (yanılgının onu pençesiyle yakaladığı andaki) suçu?

Bir şey'i unutan,
günün birinde bir katil de olabilir.

Belirsizlik

Belirsizlik, bilmekten bilmemeye doğru yönelen kafanın duyumsadığı his.
Bilmek her zaman güven verici. Nerede oturduğumu, konuştuğum dili, toplumsal bir dönüşümü sağlamak için gerekli verileri zihnimde nasıl işleyeceğimi, yaptığım işi, dişlerimi nasıl fırçalayacağımı, otobüse nasıl bineceğimi... bunları bilmeliyim; yoksa yaşamımı sürdürmek olanaksız olurdu.
Fakat genel olarak insan ilişkilerinde, felsefi uyarılmalara yol açan birtakım sorunlarda, yarının ne getireceğine yönelik kuşkularda, dün olup bitenlerin bugün anlamsız göründüğüne ilişkin sonuçlarda, çoğu zaman köreltici.
Özcesi: Belirsizliğin bilgiye dönüşmeyeceği bazı alanları gözümüz gibi korumalı, kutsamalıyız.

Kolektif Bilinç

Tüm insanlık bilinciyle ortak değerler taşır her bilinç.
Ne denli öznel olduğumuzu düşünsek, bu düşünüş bile kolektif bilincin ürünüdür.
Bir tane bilinç var, o da insanlığınki:
Muhasebecileri, kahramanları, yazarları, matbaa işçilerini, orospuları, fizikçileri, ev hanımlarını, politikacıları... birbirine bağlayan, birbirine kızdıran, birbirine sevdiren bu ortak yapı.
Yargılayan, ölçen, karşılaştıran, amaç edinen, bağlanan, kıskanan, mutluluk arayan "ben",
onun ürünüdür.

Afiyet olsun.

Sonsuzluk

İnsan ne bilir sonsuzluğu... Yolunu ölçüyle bozmuş bir zihinden sonsuzluğu anlaması nasıl beklenir? Evet, bir kavram olarak söz eder ondan, -şimdi benim yaptığım gibi- türlü lakırdılar eder. Bir ucu, bir köşesi, bir uzunluğu, bir ağırlığı vardır her kavramın.
Sonlu olan bir şey sonsuz'un göz kırpmalarını ancak bir sevişme teklifi falan olarak algılar. İşte o kadar.

Gösterir ama vermez sonsuzluk.

Suçlu

Dışarıda suçluysa bir kişi, cezaevine girdiğinde masum sayılması gerekir. Siyah bir duvarın önünde belirginliğini kaybeden siyah bir adam gibi.
O zaman, neden hâlâ tutsak orada?

Real Madrid

Başka bir şey bunlar... Sevindiklerinde ya da üzüldüklerinde yüzlerine, mimiklerine bakın anlayacaksınız. İnsan gibi değiller; hiç değilse, benim insan tanımıma pek yakın değiller. İyi futbol oynuyorlar, futbolun hilelerini profesyonelce yerine getiriyorlar, at gibi koşuyorlar, bale yapıyorlar, hücumda paten kayıyorlar, birden çoğalıyorlar, birden yok oluyorlar? Harikalar!

Bokları bile kokmuyordur bunların.

Oda

Oda düşündürüyor. Acı sonrası, sevinç sonrası, dön oraya, çık oradan, iyileştirici. Kendisi sadece bir dört duvar değil dikkatli bakanda.
Kendisi dedim bak: Ona değdim, bir sessizliğimiz oldu.

Evlilik

Bir bıçak o.
Hünerliyse elleriniz, harikulade bir salata da yapabilirsiniz;
-Ne ki aman dikkat, bir yeriniz kesilmesin.
Size kalmış; çevikse kininiz, bir insanı öldürebilirsiniz de;
ister kendinizden, ister dünyadan.

Roman

İlk üç beş sayfada hoşuma gitmemişse bir kenara bırakıveriyorum onu. Klasik denilen birçok romanı terk ettim böyle. Kendi klasiklerimi bulmak işim. Bazı romanları milyon kişi yere göğe sığdıramasa umurumda değil.
Roman kendini okutacak. Herkese uyan bir şekli yok herhalde.
Kendi okuma şenliğimizi deneyimlerimizle yaratacağız.

Savaş

I.
Zihinde ya da sokakta... Çatışmanın sonucu olan gerilim, elinde bir bayrak (herhangi bir simge) sallamaya başladığın anda ortaya çıkıverir hemen. Bayrağın renklerine bakmaz: ister ay yıldız olsun üstünde, ister kızıl yıldız; ister gönül koyduğun takımın renkleri, ister bir derneği temsil eden fırça darbesi...
Karşında durana yönelik bir güç oluşturmaya başladığın anda başlar korku; korkuyla birlikte hırs. Sonra, çoğalan korkunu örtbas etmek için daha çok hırs, daha çok horozlanma...
Bir kimlik avına çıktığın anda başlar yok oluş. O yok oluşu sindirmek için daha çok sıfat: solcu, devrimci, ülkücü, Müslüman, çevreci, barışçı, Türk, Ermeni, Kürt...
Böylece, "olan" ile "olması gereken" arasındaki uçurum büyür de büyür.
"Olan", simgelerle yol almaz; temasla görür işini: Duyarlıdır ve duyarlılığı acıyı dindirmek için harekete geçirir onu: herhangi bir acısını, dostun ya da düşmanın.
Yitirilecek zamanı yoktur, bir ağaç da birdir onun için bir insan da; bir köpek de birdir onun için kıymık girmiş et de.
"Olması gereken" ise, görev duygusuyla davranır çoğunlukla. O görev duygusu ki utanca boğulmanın sonucu geçirilir boyna daha toyken. Toy, gevşetmeyi akıl edemediği tasmasını çekiştirir babam çekiştirir heyecanla. Toplumca dışlanmamak için bayrak, grupça dışlanmamak için eylem, ailece dışlanmamak için namuslu, öğretmence dışlanmamak için çalışkan.
Çatışmanın, savaşmanın kaçınılmaz olduğunu söyleyenler var; savaşmanın hiçbir yarar getirmediğini söyleyenler olduğu gibi. Bir de ortada duranlar var, savaşsız; gel gör ki huzursuz.
İnsanı eylemden, eylemekten alıkoyan hiçbir hiçbir sıfatı, hiçbir bayrağı kabul etmiyorum; varsın çırılçıplak kalayım ortalıkta.
O eylem ki, biraz önce çay bardağına uzanan eli, biraz sonra bir yarayı iyileştirmekle insana yaraştırır.
Evet, yitirilecek bir saniyemiz yok.

II.
Elbet savaşın bir galibi olacak. Güçlü olan kazanacak. Sonra yenilen yeniden güçlenmeye çalışıp eski yenilgisini unutmaya, unutturmaya çalışacak. Yenecek yeniden. Yenilecek ardından. Bir sen, bir ben. Üç beş yıl böyle, sonraki üç beş yıl başka türlü, sonraki on yıl bambaşka... Yenenlerle yenilenlerin maceralarını izleyeceğiz bir ömür.
-Sen saf tutmuyor musun?
-Hayır.
-Ama apolitik...
-Öyle.
-Bari oy kullan!
-Niçin?
-Bizimkiler kazansın diye...
-Ben, "bizimkiler"i bu bitmeyen oyuna alet etmek istemiyorum.

Gökyüzü

Buluttu, yıldızdı, güneşti... Bunlar yokken gökyüzüne bakmak dehşetli zor. Göz, nesne sevdalısı sonuçta; illa tutunacak bir köşe, yüzey, kalp arıyor. Benim boşluğa bakma denemelerimde gökyüzüne bakmanın ayrı bir yeri var. Çünkü haylaz bir kuş, ansızın sıçabilir alnınıza örneğin; işte sadece bu olasılık bile şenlik katıyor işe. Sıçılası insan kafalarından daha anlamlı bir hedef olabilir mi kanatlı kardeşlerimiz için? Boşlukla başlayıp boka geldim...
Sözün özü şu insan kardeşim:
Sen onun boşluğuna, o kötücül anlarına göğüs ger ki gökyüzünün,
o da sağanaklarını esirgemesin kalbinden.

Yaşlılık

Bir adam... Yaklaşık on metre ötemde. Belediyenin yola yerleştirdiği büyük saksıya yanaşıyor. Elinde bir şey var: renkli, küçük, dikkat çekiyor.
O şeyi, saksıdaki bitkinin dalları yeşilleri arasına yerleştirip bir anda seyirtiyor oradan.
"Şerefsiz," diyorum içimden, "orası çöp mü?"
Kapıya yönelip dışarıya çıkıyorum. Adamın arkasından bağırıp haddini bildireceğim. Hızlı adımlarla adamın gittiği yöne giderken, bitkinin dalları arasına sıkıştırılmış renkli, küçük şeye son bir kez daha bakıyorum. İşte o zaman duraksayışın menzilinde kalakalıyorum ansızın:

Bir çiçek!
Bir çiçek... Güzel bir çiçek...

O zamandı işte, yaşlandım.

Kapı

Anahtarınız yoksa,
Kıracaksınız.

Kapı,
Zili duymaz.

Yarışmak

Kazananı sevindiriyor, yenileni üzüyor yarışmak. Yalnız şu da var:
Yarışmak için eşit güçte ya da donanımda olmak önkoşulsa, eşit güç ve donanıma sahip varlıklar yenişemezler.
Eşit güçte ya da donanımda değilseler yarışmanın kazananı neye sevinecek, yenileni neye üzülecek?

Bellek

Belleksizlikle küçümsenir ya kimi toplumlar, oysa bu şikayeti ortaya çıkaran duyarsızlığın belleksizlikle hiçbir ilgisi yok.
Gelenekler, töreler, ritüeller... belleğin ağababası bunlar.
(Durun... Örnekse, Sivas'ta 37 canın ölmesiyle sonuçlanan o kıyımı unutalım ya da hatırlatmayalım, demiyorum. Unutmama ya da hatırlatmanın bir duyarlık oluşturacağını sanmayalım, diyorum kısaca. Bellek duyarlık değil, bilgi yuvasıdır:
Birkaç saat sonra ya da ertesi gün unutulan acıların hapishanesidir bellek.)
Oysa duyarlı olmak için, donmuş bir belleğe değil, acıya da sevince de kapılarını sonuna dek açmış bir kalbe, pakça bir algı yuvasına ihtiyacımız var;
dahası, şimdiki zamanı layıkıyla yaşamaktan doğan bir cesaret duygusuna ihtiyacımız var.

Rüya

Uykunun kulağına fısıldarım
Ne varsa aklımda, yoktur bir bakıma
Bir anda olur her şey, bir perde
Dalımı gizlerim ormandan.
Tırtılın korkağına rastlar dirim
Evvel zaman içinde,
Rüyamda dinlenir uyku
Sanki ne varsa yoklukta,
Üşenir kuş uçmaya.
Gözleri delice bakar leoparın
Zamanın suyu yırtan pençesi
Yeni bir alışkanlık kazanmak için
Bende, umulmadık bir zamanda
Yine ortaya çıkar, bağırırım, karanlık
Parçalanan yaprağın sesini.

Yola

Neye dokunsam yola dönüşüyor
Kışa cehennemden umar beklerim
Çocukluğum yüzümde durur

Başı dumanlı bir dağ izler gölgemi
Bir bulur bir yitiririm yıldızları
Ayrılığın darağacı uzak olsun

Hikâyelerini dinlerim insanların
Karanlıkta parıldar yaprağım
Dokunsam ağlayacak bir yola.

Dönüş

Sessiz bir gündü
Aradım durdum kelimeleri
Yürüdüm, bir günde üç günlük yol aldım
Sanki bir varsam, gelecek aksayacak
Bir şeylere döndü, uçtu sokaklarda, yok oldu dün
Sonra, eve vardım da ne oldu
Dilimle konuşmuyor mu kapı, bildiğin kekeme
Kapanıp açılmıyor
Uzaklığın kilidi.

Öte

Ve böcek
Ters dönmüş bir hayata dönüştü
Pencereden çocukluğuna bakar
Unutkanlığın suyuyla yıkanır dal
Gençlik yılları ağacın
Ayrılığın tohumunu taşır
İnsana uyan, ölümü uyandıran
Sakin bir fosille başlar
Müziğe, ete, darmadağın.

Hoşça Kal

Suyun içinden geçer ölüm
Düşünceyi iter sarmaşık kökleri
Demin buradaydı daha, belleğin sarhoşluğu
Yolculuğun sonuna geldik sanki
Kazağını, kokunu, ellerini almadın
Elmasını ısırmadın kalbin
Kürekler için de yerimiz kalmadı
Tek başına koyul yola
Yosun kokusu geleceğin
Hoşça kal.

Kim?

-Kapı çalınıyor. -Bakıyorum. ... -Kimmiş? -Seni sordu biri. Yok, dedim. -Kapı çalınıyor. -Bakıyorum. ... -Beni mi sordu...