Durmak

Bütün evler birbirine benziyor, insanı da kendisine benzetiyor, duvarlar ve pencerelerle çevrilmiş, sınırları olan, doğrudan konuşmayan, fısıldayan varlıklar.
Acı duymaya ihtiyacı olan insan, anlamaya çabaladığı gizli kalmış tuhaf anılarına gevrek bir gülümseme eşliğinde bakarken, unutmaya vardırır işi, nereden geldiğini, nereye yöneldiğini görmemeye vardırır, eh, yolun uzunluğu yedektedir nasıl olsa.
Dağı görünce gülümserim, çünkü bataklık henüz arkasındadır çırağın, ay görünür kılar bedenimi, utanmaktan sıkılırsın.
Diyeceğim, tuhaf şeyler tuhaf bir biçime büründürür göreni, dışarıdakiler karanlıkta olup biten esrarengiz bir oyun sanabilir geçerlerken. İşte o yüzden, durmak, acı çekmeye ihtiyaç duymayanların cesaret gösterisidir.

Kader

Tanrı inancım olmasa da, tuhaf bir kader inancı taşıdığımı söylemeliyim, -kader bilinci değil. Zihnin, zamana müdahale etmeyi küstahlık sayan çok güçlü bir yanı var diyelim, bende; geri duruyor, görünürde afili havalara girse de; kadere meylim bundan.
Yıllardır aynı şeyi söylüyorum, hatta, zaman mefhumunun İlhan Selçuk'u oldum neredeyse; çünkü kendi kendime düşündüğüm şeyler aynı, başkalarına anlattığım şeyler, yazdıklarım... hep aynı.
Yaşayışımda, bir öngörülemezlik hali olarak beliriyor zaman, hayal, her bir şey; zihinsel ya da her nereye dayanıyorsa ucu, sonu. Başı sonu olmayan bir gelgit, tümen tümen dalga, anlamlı anlamsız onca şey.
"Hem hiçbir şeyi öngörmemekten bahsediyorsun, hem de kaderden falan laflıyorsun, nasıl olacak bu iş?"
Olmuyor ki zaten, meselenin hoşaf yanı da bu. Öyle güzel olmuyor ki, kaderi öngörüyorum terbiyesiz, -kendime dedim!

Yakınlık

-Neredesin? -Buradayım. -Neden göremiyorum seni? -Dikkatli bak. -E yoksun ki! -Dikkatli! -Vallahi yoksun. -Yahu şimdi ben de ...